"Enter"a basıp içeriğe geçin

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu ile havadan, sudan ve edebiyattan: “Neden 99 Depremi’ni Anlatan Romanımız Yok”

Türkiye’de meteoroloji, afet yönetimi denilince akla gelen ilk isim, Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu. Farklı bakış açısı, insanın dikkatini şoklara toparlamasını sağlayan ‘sıkıştırılmış bilgi küpleriyle’ yaşadığınız topluma ve doğaya karşı sorumluluklarınızı hatırlatıyor. İstikrarla mermerin aynı noktasına düşen su damlası gibi, tüm zorluk ve hayal kırıklıklarına rağmen Türkiye’de bir afet bilincinin, bir meterolojik ruhun oluşmasından vazgeçmiş değil. Umudu, ümitsizliğinden fazla… Bilimsel bilgiyi halkın ihtiyacı duyduğu günlük bilgi haline getirmeyi başarmış. Mütecessis bir ruhtan yansıyanları bu sayı sizinle paylaşmak istedik:
Bir nesil, meteoroloji ve afetlerde farklı bakış açısını sizden öğrendi. Siz farklı olarak ne yaptınız?
Ben meteorolojiyi biraz halka indirmeye çalıştım. Türkiye’de meteorolojik okur-yazarlık biraz düşük. Ben dereceyi değil de, o hava durumunun insanlar için yerde yaratacağı farkı anlatmaya çalıştım. Meteorolojiyi hayatla birleştirdim. Bir de Türkiye’de meteorolojinin mühendislik tarafı eksik. Meteorolojinin bir pilot için, sokakta adam için, inşaat firması için, sağlık için için ne anlam ifade ettiği eksik. Ben meteorolojiyi mühendislikle, hayatla ilişkilendirmeye çalıştım, havadan sudan konuların artık önemli olduğunu vurguladım.

“Doğa intikam almaz”
Televizyonlara çıktım, selin nedenlerini anlattım. Doğanın intikam almadığını, doğanın insan gibi kindar, nefret dolu olmadığını söyledim. Yanlışı bizim yaptığımızı, meteorolojik bilimi ele almadığımızı anlattım. Tuttum tarihten örnek gösterdim. Mesela Beşiktaş’taki Ihlamur Kasrı… Padişah bunu ayda yılda bir-iki kere av için kullanıyordu. O zamanki diplomasız, akıllı telefonu olmayan mühendislerin yaptığı binalar… Ama o kasrın yan tarafında diplomalı, akıllı telefonlu mühendislerin yaptığı binalarla karşılaştırdığınız zaman arada bir gerileme olduğunu, medeniyet gerilemesi olduğunu görürsünüz.
Neden?
Çünkü padişahın yaptırdığı, kullanmadığı binaya bir kat yukarıdan giriyorsunuz; su basma seviyesi var. Yandaki adam da sıfır giriş yapıyor; sonra bir yağmur yağdığı zaman, kaç yüz sene önce yapılan, diplomasız mühendislerin yaptığı binaya bir şey olmuyor, yaşam alanlarını su basmıyor. Öbür taraftaki dükkanları, binaların bodrum katlarını su basıyor.
“Sorun, tek tipleşme:
Badkir gitti, damdan düşme arttı”
Medeniyet gerilemesi ile neyi kastediyorsunuz? Niye böyle bir gerilemeye maruz kaldık?
Belki eğitimden kaynaklanan bir problem var. Bizim eğitimimiz artık nakli eğitim, yani akli eğitim değil. Hoca geliyor, tahtaya bir şeyler yazıyor, öğrenci onu defterine geçiriyor… Böyle eğitimle mühendis yetişmiyor. Sorgulayan, analitik düşünen bir mühendis çıkmıyor. Bizim akli eğitime ihtiyacımız var. Sorgulayan, yerel şartlara uygun, oraya uygun bir şey yapan mühendise ihtiyacımız var, tek tip bina yapan adama değil…
Size bir örnek vereyim: Son yıllarda Güneydoğu’da damdan düşme diye bir problem çıktı. Biz bunu Amerikalılara anlatamıyoruz. Her sene damdan 500 kişi düşüyor diyoruz, anlamıyorlar. Niye damdan düşüyor? Eskiden her tarafa tek tip bina yapılmazken, orada binaların üstüne badkir (nefes verdiren) adlı bir kule yapıyorlarmış. Rüzgar nereden gelirse gelsin o badkir denen rüzgar yakalayıcı kule, rüzgarı alıp evin içine veriyormuş, böylece evde sirkülasyon oluyor ve kimse damda yatması ihtiyaç duymuyormuş.
Şimdi tek tip bina olunca, kültürel değerlerimizi kaybedince, İstanbul’da nasıl yapıyorsak gidiyoruz Mardin’e aynı binayı yapıyoruz. Bu sefer doğayla başımız belaya giriyor. Orada damdan düşüyor, Karadeniz’de başka bir şey oluyor. Orada da adam sıfır giriş bina yaptığı için, su altında kalıyor. Yamaçlara ağır bina yapıyor, 3 katlı betonarme bina yapıyor, yamaçlar bu ağırlığı taşıyamıyor, heyelan oluyor.

“Bilgiyi kullanamıyoruz”
Peki eskiden nasıl yapıyorduk?
Eskiden alt katı taştan yapıyorduk, üstü ahşap oluyordu. Bu tür şeyler hepten gidince, tek tip bina olunca… İnşaat mühendisliğinde şöyle okuturlar: Kuzeye tuvalet, banyo gibi ıslak zeminli kısımları yapın; güneye de oturma odası, yatak odası yapın. Adam gidiyor, Rize’de denizin kıyısında bu kitabî bilgileri aynen uyguluyor. Bu sefer ne oluyor? Tuvalet, banyo denize, diğerleri dağa bakıyor. Analitik düşünemeyen bir nesil yetişmeye başladı. Bilgi zaten her tarafta, kaynaklar açık… Bize o bilgiyi kullanacak adam lazım. Biz zaten ülke olarak bilgi toplumu değiliz. Bilgi üretmek, üretilen bilgiyi kullanmak gibi bir alışkanlığımız yok; bir ezberlerimiz var o ezberlere göre gidiyoruz.

“Şehirlerin karakteri yok”
Küreselleşmenin olduğu bir çağda yerel değerleri nasıl koruyacağız?
Ya… Bugün gidin Washington’a, orada George Washington Üniversitesi’nin olduğu yerdeki binaların hepsi tuğladır; oranın karakteri o. Birçok yabancı ülkelerde belediye sana dış cepheyi nasıl yapacağını söyler. Oranın bir üslubu vardır. Sadece bizde öyle bir şey yok. Herkes Fransız balkonu da yapıyor.
Şehirlerin karakteri yok…
Evet, karakteri kalmadı. Sen bir yere gittiğin zaman; burası Karadeniz kültürü, Karadeniz mimarisi diyemiyorsun, öyle bir şey yok artık. Tek düze olduk
Bunu neye bağlıyorsunuz?
Biraz kolaycılık, biraz ezbercilik… Bulunduğun yerin değerlerini, özelliklerini inceleme zahmetine katlanmadan ezberinde ne varsa onu oraya aktarıyoruz. Tek tip oluyoruz, tek düze olduk…

“Türkiye’yi bekleyen üç tehlike:
Deprem, sıcaklar, yanardağ patlaması”
Genelde Türkiye’yi, özelde İstanbul’u bekleyen afet tehlikeleri nelerdir?
Artık İstanbul Türkiye oldu; her 5 kişiden biri burada yaşıyor. Gayri Milli Hasılamızın 3’te 1’i burada üretiliyor. İstanbul Türkiye’ye bakar, Türkiye İstanbul’a biraz zor bakar… İstanbul’u etkileyecek olan şey, Türkiye’yi de etkileyeceği için en büyük problemlerden bir tanesi; beklediğimiz Marmara depremidir.
İkinci en büyük tehlike nedir?
Bundan sonra da en büyük tehlikelerden bir tanesi de sıcak hava dalgaları olabilir. Millet köye kaçmadan önce İstanbul’da Haziranın başında Mayısın sonunda çok kuvvetli bir sıcak hava dalgası olursa, 30-40 bin kişi ölebilir.
Öyle bir tehlike var mı?
Evet, var. 2003 Ağustos ayında Fransa’da 35 bin kişi öldü sıcak hava dalgasında. Şimdi bizim belediyelerimiz kışın donanları topluyor ama yazın yananlara hiçbir şey yapmıyor. Bizim hükümetimiz ve belediyelerimiz kışın yakacak yardımı yapıyor ama yazın kimse soğutma yardımı yapmıyor. Yazın sıcaktan insanlar ölüyor.

“Ne yeterli gıda stokumuz ne yer altı suyumuz var”
Üçüncü en büyük tehlike; dünyanın her hangi bir yerinde büyük bir volkan patlaması… Çok büyük bir patlama… Mesela (17 Nisan) 1815’te Endonezya’da Tambora Volkanı patladı. Tambora Volkanı patladığı zaman 1816 yılında dünyaya yaz gelmedi. Tüm yıl boyunca dünyanın her tarafında kar yağdı. İnsanlar yer altı suyunu kullanmak zorunda kaldı, tek sıvı su o, hepsi donmuştu. Ve kıtlık oldu, bitkiler büyümedi. Bizi böyle bir tehlike bekliyor. Bizi buğday gibi stratejik ürünleri yurt dışından satın almaya başladık, stoklarımız zayıf, üretimimiz zayıfladı, yer altı suyunu da bitirmeye başladık. Böyle bir volkan patlamasına Türkiye hazırlıklı değil. Ne yer altı suyu kaldı, ne de stratejik ürünlerde çok kuvvetli stokumuz. Ben üçüncü olarak da bundan korkuyorum, her an büyük bir volkan patlayabilir. Volkan patladığı zaman atmosfere, stratosfere bütün küllerini yaydığı zaman güneş ışınları yere gelemeyecek…
İzlanda’da olduğu gibi mi?
İzlanda’daki çok küçüktü. O bile ulaşım sektörüne çok büyük zarar verdi. Bu üç tane tehlikeyi ben bekliyorum. Ne yazık ki Türkiye afet yönetimine hazır değil.

“Her şey hava ve suyla ilişkili…”
İnsan hayatı için meteoroloji niye önemlidir? Neyimi etkiler benim? Zihnimi mi, fiziksel tarafımı mı?
Meteorolojinin etkilemediği şey yok. Bir insan bir günde en az 2 litre su içiyor, bu yağışla geliyor. Bir insan bir günde en az 16 litre hava soluyor, bu havanın kalitesi yine hava şartlarına bağlı. Tarım üstü açık bir fabrika demek, hava şartlarından birebir etkileniyor, yani hava şartları sizin tarımınızı etkiliyor; yediğiniz, içtiğiniz, giydiğiniz, soluduğunuz her şey havayla ilişkili, tüm bunlar havadan ve sudan şeylerle oluşuyor.
“İki dilim ekmek, 1,5 ton su demektir”
Su dediğimiz zaman bizim ülkemizde suyun etkilerini kimse pek bilmez. Mesela 1 kg pamuk, 12 ton suyla üretiliyor. Beğenmediğimiz, küçük geldi, modası geçti diye çöpe attığımız bir gömlek; 3 ton suyla üretiliyor. Bunlar hep havadan geliyor, yağışlarla geliyor. Bizim yediğimiz 2 dilim ekmek, 1 buçuk ton suyla üretiliyor. İki dilim ekmeği çöpe attığımız zaman 1 buçuk ton suyu çöpe atıyoruz; su olmayınca ekmek de olmaz. Mesela su yoksa ot yoktur, ot yoksa et yoktur, yani su-ot-et birbiriyle ilişkilidir.
İklim değişiyor, yağışlar azalıyor, azalan yağışı toplayabilmemiz için su havzalarına ihtiyacımız var. Biz şimdi su havzasına şehirler kuruyoruz, oraya şehir kurduğumuz zaman yağan yağmur toprağa sızıp göle gitmiyor, şehre yağan yağmur kanalizasyona gidiyor.

“Yağmur hasadı yapamıyoruz”
Bunun tehlikesi nedir?
Yağmur hasadı yapamıyoruz, iklim değişirken bizim de değişmemiz lazım.
Yağmur hasadı ne demek?
Bütün yağan yağmuru kanalizasyona vermeden toplamaktır, sarnıç yapmaktır. Mesela eskiden Anadolu’da bir sürü sarnıçlar vardı, şehirlerde de vardı. Mesela Yerebatan Sarnıcı… Bunlar önemli. Şimdi sarnıç yapan görmüyorum, sarnıç kalmadı ortalıkta. Yağmur suyunu kesip toprağa sızdırıp, yer altı suyunu beslemek gerekiyor. Suyu yavaşlatıp, yaydırıp yedirmemiz lazım. Yer altı suyunu tüketiyoruz, her sene 3-5 metre borulara boru ekleniyor, yer altı suyu aşağı kaydığı için. Biz yer altı suyunu gündelik kullanıyoruz, aslında bunlar stratejik sular, afet anında lazım. Bir volkan patladığı zaman yer altı suyundan başka suyunuz olmayacak.

“Sevmediğim adamı okumam”
Sanatçıların, yazarların üretimini hava şartları etkiler mi? Meteorolojik gelişmeler onları nasıl etkiler? Sizin görüşünüz nedir?
Vallahi yazarların ne yazdığından haberim yok. Ben ne roman okuyorum, ne şiir…
Mesela Orhan Pamuk’un Kar diye bir romanı var…
Orhan Pamuk’u hiç okumadım, okumayı da düşünmüyorum. Bir kere adamı okumadan önce sevmem lazım, sevmediğim için adamı okumuyorum. Adı Kar ama içi ne kadar karlı bilmiyorum. Başlıkla içi farklı olabilir. Gazeteler de öyle yapıyor, bizi kandırıyor bazen; bir başlık atıyor içine bakıyorsun bambaşka bir şey. Öyle şeyleri de hiç sevmiyorum, kandırılmış gibi hissediyorum kendimi.
Ben genellikle meslekî kitapları ve anıları okuyorum. Anılar benim daha hoşuma gidiyor. Adam neler yaşamış, ne olmuş, nereden nereye gelmiş. Orada kendime de bakıyorum, kendimle bazı benzerlikler görüyorum, nereye gideceğimi de görüyorum. Anılar benim hoşuma gidiyor bugünlerde. Edebiyat bana ilginç gelmiyor, roman filan okumayı vakit kaybı gibi görüyorum. Genellikle sosyoloji, psikoloji kitapları da seviyorum. Yani insanı anlamak, doğayı anlamak…
O halde Dostoyevski okudunuz mu?
Yok, onu okumadım. Ben daha çok modern takılıyorum, Malcolm Gladwel okuyorum, beş tane kitabı var. Biri David and Goliath, bir tanesi Kıvılcım Anı… Mesela öyle şeyler oluyor ki bir anda bakıyorsun edebiyatta, modada bir anda tutuyor, yayılıyor. Ben de diyorum ki, acaba ben afet eğitiminde öyle bir şey yapsam ki bir anda popüler olsa yayılsa, herkese ulaşsa…

“Kıvılcım Anı’nı afet eğitiminde kullandım”
Romanı bir araç olarak kullanıyorsunuz.
Mesela gittim onu ben Japonya’da anlattım.
Neyi anlattınız?
O kitabı, Kıvılcım Anı’nı, Türkiye’deki afet eğitimine uyguladım. Mesela 1999 Depremi neden bir “kıvılcım anı” olmadı, bir kıvılcımla yanıp tutuşmadı, herkes niçin afete hazırlanamadı. Kıvılcım anı olmak için, bir şeyin böyle parlaması için nelere ihtiyaç olur, kitapta onu anlamaya çalıştım. Onları anlayıp nerede eksiğimiz var diye araştırdım.
Neler buldunuz orada?
İşte o uzun hikâye… İşte orada değişik örnekler veriyor; modadan… Onlara bakıyorsun… Mesela rahmetli Mete Işıkara, kıvılcım yakmak için iyi bir karakterdi, öyle karakterlere ihtiyaç var, öyle bir şeyler lazım.
Deprem Dede?
Evet, o tür şeyler eksik, o kıvılcımı yaratamıyoruz… İşte 99 Depremi de ona vesile olamadı maalesef, onu kaybettik. Mesela ben kitap okuyunca böyle kendimle özdeşleştiriyorum. David and Goliath’ı okudum, orada avantajların nasıl dezavantaj, dezavantajların nasıl avantaj olduğunu anlatıyor. Mesela öğrenci gelip bize soruyor: ‘Hocam, ben böyle çok büyük bir okula mı gideyim yoksa şu okul daha şey oraya mı gideyim?’ Yani ‘Büyük denizde küçük balık mı olayım, küçük denizde büyük balık mı olayım?’ diyor. Hayatta böyle sorular vardır ya, böyle ikilemde kalırsın… Diyelim ki bir sınıfta en ideal kaç öğrenci olması lazım? Ne kadar azsa o kadar iyi mi mesela? Orada adam bakıyor, değil? Yirmiden aşağı olmaması lazım diyor. Bilimsel tabanları var bunların, beni de biraz geliştiriyor.

“Roman okuyunca başka alemlere gidiyorum”
Kişisel gelişim kitaplarını hiç sevmem ama bu biraz hesap kitaba dayalı bir şey. Mesela Amerika’da yıllık bir ailenin maaşı ne kadar olursa; çocuğu okuyor ya da okumuyor, diye araştırmışlar; 70 bin dolar gibi bir rakam bulmuşlar; 70 bin dolardan azsa da okumuyor, çoksa da okumuyor. İdeali böyle, her şeyin bir ideali var… Böyle hayattan bilgiler aktarıyor, ilişkiler kuruyor, araştırmalar anlatıyor. Bunlar da benim bakış açımı güçlendiriyor. Ben de onu okuyarak, vaktimi boşa harcamamış gibi hissediyorum kendimi. Öbür türlü romanda okuyunca, başka alemlere gidiyorum ama bana ne veriyor bilmiyorum. Bu yaştan sonra da aşık olacak halim yok.
Afet bilincinin yerleşmesinde romanın kullanılması çağrısında bulundunuz?
Evet, o başka… Şöyle bir şey var: Halkı bilinçlendirmede medya araçları var, değişik, değişik… Herkese değişik şekillerde yaklaşacaksınız. Roman okuyana romanla, çizgi film seyredene çizgi filmle, maça gidene maçla… Bana ulaşmak isteyen, anı yazsın, anılarını okurum. Bilim adamı olabilir, savaşlar olabilir, sanayici olabilir, hepsine bakıyorum. Çünkü adam, koca bir hayat yaşamış, az şey değil. Muhammed Ali’yi de okuyorum, çünkü onda büyük bir mücadele var, orada büyük bir inanç var.

“Bizim niçin 99 Depremi romanımız, müziğimiz, destanımız yok”
Ben bunları okuyorum, o bana bir şey veriyor. Düşünsene adamın 70-80 yıllık bir mücadelesinden öğreneceğim bir sürü dersler var. O benim için çok önemli bir şey… Akıllı adam zaten başkasının aklının, tecrübesini kullanan adamdır. Ben onu yaşayarak, o tecrübeyi edinemem ki, ama okuyarak o tecrübeyi kazanabiliyorum, alabiliyorum, oradan çok şey öğreniyorum hayata dair.
Niye bizim bir tane 99 Depremi’yle, Marmara Depremi’yle, Kocaeli Depremi’yle ilgili bir destanımız yok? Müzik niye yok? Roman niye yok? Sinema filmi niye yok? Bunlar eksik… Amerika’da iken, kızım ilkokula gidiyordu, eve gelince soruyordum: ‘Ne öğrendin, ne yaptın bugün?’ Mesela bir şarkı öğrenmiş, ‘Yangın olursa, sen bu şarkıyı söyle, bu şarkı sana yangında ne yapacağını söyleyecek’ demişler. Bak, afeti şarkıyla, türküyle öğretiyorlar. Bizde bu tür yöntemler yok. Bizde bir yol tutturmuş herkes, topluyor öğrencileri, oturtuyor oraya, onlara kitap vs. dağıtıyor, bir powerpoint sunum yapıyor, güle güle… Kuru kuru böyle şeyler…
Sonra da ‘Bunları eğittik’ diyor. Aslında hiçbir şey yapmıyor, onlar bir davranış değişikliğine uğramıyorlar, gidince evinde herhangi bir şey yapmıyor; kulağının birinden giriyor birinden çıkıyor. Alıyor süslü püslü kitapları, bakıyor, elliyor, ondan sonra çöpe atıyor… Biz kültür sanatı, müziği, resmi, edebiyatı kullanmıyoruz, toptan gitmiyoruz. Öyle bir eksik var. Herkesin bir öğrenme şekli var, kimisi görsel, kimisi işitsel, kimisi dokunsal… Onları kullanmamız lazım.

Bu yazı yorumlara kapalı.