"Enter"a basıp içeriğe geçin

Şair Sıddık Ertaş

Arkadaşlarla Kardelen dergisini çıkarıyoruz. Böyle bir gelişim sürecinde de şiir programlarına Kardelen şairleri olarak davet ediliyoruz. Çemberlitaş Fırat Kültür Merkezinde yapılan ilk şiir gecesinde biz dört şair yan yana oturunca bir hoş olmuştuk doğrusu. Mürsel Sönmez, Müştehir Karakaya, Mesut Doğan ile ben fakir. O gece ilkti, sonradan devamı geldi doğal olarak. Bir de ilginç bir şiir gündüzümüz oldu tabi. Marmara İlahiyatın gençleri bizi davet ettiler, gittik. Şiirler okuduk, alkış aldık ve sonunda iki genç adamla tanış olduk. O gün bu gündür devam eden bir tanışıklık bir dostluk bir arkadaşlık. Biri İbrahim Çapak hemşerim idi diğeri de Karslı imiş adı Sıddık Ertaş imiş, ne olmuşsa olmuş şiir denen bir güzele tutulmuş.

Bunca zaman geçti iyi ki bizi davet etmişler iyi ki ben, bizler Sıddık Ertaş ile dost, arkadaş olmuşuz. İbrahim Çapak ise şimdi Kıbrıs İlahiyatta Dekan oldu. 2014 Kasım ayı başında Bingöl’e davet edip Bingöl Sempozyumu çerçevesinde Bingöllü şairler üzerine konuşmak zorunda bıraktı beni. 23 Eylül 1994 tarihinde bir not düşmüşüm:  “Asım, İbrahim, Sıddık; gönlümü kabartıyor bu gençler. Şimdilik Sıddık Ertaş ilerde görünüyor”  ibaresini kondurmuşum. Güzel insanlar güzel işler yaparlar kuralı gereğince güzellikler içinde bir ömür sürmesini dilerken sorduğum sorulara karşılık samimi cevaplar aldığım için de mutluyum.

Özellikle çocukluk döneminizi anlatır mısınız? Sizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu? Yazmaya nasıl ve nerede başladınız? İlk okuduğunuz kitap, şiir, hikâye veya yazı, dergi, gazete?

İlk yazdığınız yazı – şiir – hikâye – roman yayınlandığında ne hissettiniz? Yazar olmak için çabaladınız mı, neler yaptınız yazar olmak için? Diye sorduğum sorulara bir deneme tadında cevaplarını aksatmadan verdiğini de görüyoruz. Bu gelişimi bu şiirsel yaşantıyı böyle baştan başlayarak kesintisiz okumak daha keyifli olacak kanısındayım:

 

-1970’te Kars’ta doğdum. İki oğlunu çocukken kaybetmiş bir ailenin yıllarca beklenen erkek çocuğuydum. Doğduğum için 7 kurbanın kesilmiş olması bile tek başına şımarıklığımın nedenlerini açıklamaya yetmektedir sanırım. Sol ayağımdaki problem yüzünden 21 kez Erzurum’a (Araştırma Hastanesi’ne) kara trenle yolculuk yapmışım. Annemle babamın bana ne kadar düşkün olduğunu büyüdükçe öğrenmişim. Büyüklerinin yanında çocuklarını sevemeyen feodal ailemin, büyükler yokken de sevgilerini gösterdiklerine dair bir iz yok hafızamda. Belki de bundan dolayı çok unutkanım. Hafızama bir tür reset mi atıyorum ne? Şımartıldıkça şımarmışım elbette… Bir süre sonra davranış haline gelmiş olmalı bende. Yediğim dayakların başka ne tür bir açıklaması olabilir ki? Bunlar, benim şiirlerimin ilk temelleri… Uzun bir zaman sakladığım ilk temeller…

Okula erken kayıt yapabilmek için köye –öğretmen amcamın yanına- gönderildiğimi (nasılsa) iyi hatırlıyorum. Gençliğimden beri uzak durmaya çalıştığım aşiret aidiyetinin aşılandığı, sopayla nasıl kavga edileceğini öğrendiğim yıllar… Sonrası, şehirde iki okul daha…  Türkçeyi öğrenmeye başladığım, şahıs eklerini tam olarak öğrenemediğim için de mahallenin çocuklarına küfredeyim derken kendi anneme küfrettiğim yıllar…

Orta ve lise öğrenimimi Kars İmam Hatip Lisesinde (her gün 7 km yürüyerek) tamamladım. Zemheride buz kesmiş kirpiklerim ve kaşlarıma pantolonumun buz tutmuş paçalarını ekleyerek… Öğle yemeklerim standart: Yuvam çay evinde yarım ekmek bir yumurta. Yanında bir bardak çay içmenin lüks olduğu günler… Bunlar şiirimin ikinci temelleri…

Tam da o yıllarda kapaksız olduğu için adını bilmediğim bir şiir antolojisinde ilk örneklerini görüyorum serbest şiirin. Şiiri kafiye ve rediften ibaret sanan bir ortaokul öğrencisinin verdiği tepkiyi vermiştim doğal olarak. Elbette bunlar da şiir miydi; elbette bunları ben bile yazardım. İddiamın peşinden koşmaya başlamışım bile. Yazdığı deli saçması müsveddeleri şiir diye gösterdiğim arkadaşlarımın beğenileriyle tam bir şair olmuştum tabii.

İki yıl sonra meslek dersleri öğretmenlerimizden biri, dört sayfalık bir okul dergisi çıkarmaya başladı. İlk sayısı için gönderdiğim şiirim yayımlanmamış fakat sonraki sayıda yayımlanacağına dair not düşülmüştü. İyiden iyiye havaya girmiştim.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Alim Yıldız ve Talip Işık’la tanışıncaya kadar böyle sürdü bu. Yazdıklarımın şiir olmadığını ilk onlar söylemişlerdi bana. Yazdığım metinler artık kesiliyor, biçiliyor ve onlara eklemeler yapılıyordu. Artık şiir yolculuğumun başında sayılırdım.

Fakültede başlayan kulüp furyasında Kur’an Araştırmaları Kulübü, Felsefe Araştırmaları Kulübü ve Kültür ve Edebiyat Kulübü ile ben de yerimi almıştım. Gece yarılarına kadar yaptığım kitap okumalarıyla yirmi yıllık açığımı kapatmaya çalışıyordum. Kitap okumak artık benim için varoluşsal bir niteliğe dönüşmüştü. Kıyafet almak, dışarda yemek yemek, sinemaya gitmektense kitap alıyor; arkadaşlarımla toplantılar yapıyor entelektüel konuları konuşuyordum; konferansları, panelleri, sempozyumları takip ediyor bazen de benzer etkinlikleri bahsettiğim bu kulüpler aracılığıyla kendimiz yapıyorduk.

Bu etkinliklerden biri de şiirle sahih bir bağ kurmamı sağlayacak olan bir şiir dinletisiydi. 1991 yılında yaptığımız bu etkinliğe Nurettin Durman, Mürsel Sönmez, Müştehir Karakaya, Süleyman Çelik, Hüseyin Akın, Erdem Beyazıt, Ebubekir Eroğlu gibi birçok şair katılmıştı. Erdem Beyazıt, genç arkadaşların da şiir okumalarını istemiş ve ben de ilk kez bir şiir dinletisinde şiir okumuştum.  Programdan sonra bazı şairlerle okul kantininde uzun uzun sohbet etme fırsatı bulmuştum. Nurettin Durman’ın hayatıma; benim de edebiyat dünyasına girdiğim gündü o gün. Metinlerimi benden istemiş, bir süre inceledikten sonra bazı mısraları beğenmiş ve Beylerbeyi’ndeki mekanına davet etmişti.

Bir süre sonra o dükkana gitmek için kendime bahaneler bulduğumu fark etmiştim. Sultanbeyli’de tıraş olabilecekken şiir konuşabilmek, bir şairi dinleyebilmek için nerdeyse ayda bir kendimi Beylerbeyi’ne atıyordum. Şiir üzerine konuşuyor, metinlerim hakkında yorumlar alıyordum. Kardelen dergisinde ilk şiirimin yayımlanması için aylarca beklemiştim. Yanılmıyorsam altı ay kadar. Sanırım şiire merakımın niteliği ölçülüyordu. Altı ay sonra Nurettin abi ilk şiirimi yayımlamıştı. Sonra hiç kopmadım Kardelen dergisinden ve onun devamı olan Düş Çınarı dergisinden. Bu dergiler benim için metinlerimin teşhir edildiği bir alan olmadı hiç; benim için daha çok bir aile, bir yuva görevi gördüler. 14 yıldır düzenli olarak yazdığım Bir Nokta dergisini de aynı yuvanın bir devamı olarak gördüm hep. Bu yüzden de aileme hep sadık kaldım. Mümkün olduğunca şiirlerimi bu dergilerde yayımlamaya özen gösterdim. Bir tür bağlanmaktır bu benim için.

Bir Nokta ile birlikte Mürsel Sönmez’in eli değdi şiirlerime. Bunlar da benim şiirimin en önemli temelleri; hem biçem hem biçim olarak.

İlahiyat eğitimi ile yüksek lisans yaptığım felsefenin şiirlerime katkısının olduğunu da belirtmek gerekir sanırım. Edebiyat fakültesini bitirmiş olmamın önemli bir katkı sağladığını iddia edemem. Şiir dışında resimle ve sinemayla da uzaktan uzağa ilgilendim biraz. Bu sanatların da yararını görmüş olabilirim.

Latest posts by Nurettin Durman (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.