"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sait Faik’in Başka Sözcükleri

Sait Faik Abasıyanık’ın Kumpanya başlıklı hikâyesini okurken önce tiyatroyla ilgili yabancı kökenli sözcükler dikkatimi çekmişlerdi ancak yabancı dillerden alınan sözcükler eserin ana konusu tiyatronun ilgi alanındakilerle sınırlı değillerdi.

Elim değmişken Sait Faik’in eserlerinde kullanılan diğer sözcüklere de zaman ayırdım. Bazılarının anlamlarını biliyordum, bazılarını belki de ilk kez görüyordum.

Meselâ iskandil sözcüğüyle Kumpanya’dan önce tanışıklığım olmamıştı. İskandil İtalyancadan geliyor. Denizin derinliği ölçmek eylemine iskandil denildiği gibi, bu iş için kullanılan aracın da adıymış. Ayrıca işin içyüzünü öğrenmek, bilgi toplamak, sorup soruşturmak anlamında da kullanılıyormuş.

Kumpanya’da geçen patiska ise iyi bildiğim bir sözcüktü. Kızılan kişiye, “Yırtarım o ağzını patiska gibi!” denilirdi. Patiskanın da kökenini merak ettim. Hayret! Bir zamanların çok ünlü bezin adı patiska da İtalyancadan devşirilmiş.

Kerata sözcüğü doğduğum yerde çocuklara takılmak için kullanılan bir sözcüktür. Rumcadan gelmeymiş. “Ayakkabı çekeceği” için kullanılırmış. Sözlükte “küçüklere sevgi ile söylenen bir sitem sözü” karşılığı da veriliyor ki benim kast ettiğim kullanım bu anlamıyladır. Kayıp Aranıyor adlı romanda Cemal için, “Okumadı kerata!” diyor babası Ali. İpekli Mendil başlıklı hikâyede de bir cümleye sözcük oluyor kerata: “Sımsıkı yakaladım keratayı.” Kelimenin üçüncü karşılığı olan “karısı tarafından aldatılan erkek” konumuzun dışındadır.

Bohça başlıklı hikâyenin “O, siyah fistanının göğsünde” diye başlayan cümledeki fistan sözcüğü çok yaygın bir sözcük değil mi? Burak buram Anadolu havası aldırıyor. Kadın giysisi için kullanılan bu sözcüğün kökü Rumcaya dayanıyormuş.

Bulgular hoşuma gittiği için Sait Faik’in kelimelerini irdelemeyi sürdürüyorum.

Kumpanya’da papel sözcüğü geçiyor. Çoğu kişinin yerli sandığını sandığım ve para yerine kullanılan papel kelimesi İspanyolcadan gelmiş. Sözlüğümüze bakılırsa bir liralık kâğıt para için kullanılıyormuş. Türk Lirası’ndan altı sıfır atıldığı zaman bir liralık kâğıt para bulunabiliyordu; çoktandır yüzünü görmedim. Bizde bir de mangır var. Akçenin dörtte biri değerinde eski bir Osmanlı parasıymış. Papelin kâğıt para, mangırın metal para için kullanıldığını söyleyebilirim. Metalin gelişi de Fransızcadan. Dileyen metal para yerine Arapça kökenli madenî para diyebilir.

Sait Faik, Semaver adı altında yayınlanan kitabın Ocak 1955 baskısında yer alan Bir Kıyının Dört Hikâyesi, Babamın İkinci Evi, Garson başlıklı hikâyelerinde; kendisi Amerika’dan, adı İspanyolcadan sızan sigaraya cıgara demiş. Ayrıca ilk baskısı 1940 yılında yapılan kitaba da adını veren Şahmerdan başlıklı hikâyede de cıgara diye yazmış. Adının da kendisinin de yokluğu bir eksiklik sayılmazdı ama ne yazık ki Türkiye’de en çok benimsenin ürünlerden biri durumundadır. Sait Faik’in bu mereti sigara diye yazdığı hikâyeleri de var. Semaver’in aynı baskısında yer alan Meserret Oteli, İpekli Mendil, Şehri Unutan Adam başlıklı hikâyelerde öyle yapmıştır. Aynı kitaptaki hikâyelerin bazılarında cigara, bazılarında sigara olarak yazmayı seçmiş görünüyor.

İnsan okudukça öğreniyor.

Stelyanos Hrisopulos Gemisi başlıklı hikâyesindeki alâmünit sözcüğü de dikkatimi çekti. Saik Faik bu sözcüğü fotoğrafla ilgili olarak kullanıyor: “sandalın içinde çıkmış sarı alâmünit fotoğrafları hayal meyal farkettirdi.” Aynı kullanışa Babamın İkinci Evi başlıklı hikâyede de rastladım: “Bu hissi uzun müddet, alâmünit fotoğrafçıların çıkarttığı kartlar gibi muhafaza ettim.” Arapça kökenli sanmıştım, Fransızca kökenliymiş. Acele, çabuk, şipşak demek oluyormuş. Bu bilgi çok mu gerekliydi denilebilir belki! Ne yapayım, öğrenmiş bulundum bir kere.

Şimdilerde kullanılmayan bir sözcük olan diskurun da kökeni Fransızcaymış. Diskur geçmek olarak kullanılırdı, nutuk çekmek anlamında. Kumpanya’da geçiyor.

Bohça başlıklı hikâyenin içinde geçen potin (erkek ayakkabısı) sözcüğü Fransızcadan alınmış. “Kız, potinlerimi silmemişsin?”

Bilinen sözdür; Türkçe, söylendiği gibi yazılır!

1938 tarihli Kriz başlıklı hikâyesinde boyunbağını kravat şeklinde yazan Sait Faik, 1945 tarihli Kumpanya başlıklı hikâyesinde ise söylendiği gibi kıravat olarak yazmış. Demek oluyor ki birinden birinde bir dizgi yanlışı yoksa, yedi yıl sonra okunduğu gibi yazmayı seçmiş. Meserret Oteli başlıklı hikâyesinde ise boyun bağı yazarak keyfine bakmış: “Erkekler, acemiliklerini boyun bağlarını çıkarır gibi çıkarmışlar, otelciye isimlerini yazdırıyorlardı.”

Nazım Hikmet, Kuvâyi Milliye Destanı’nda, Sait Faik’in yazdığı gibi kıravat diye yazıyor. Aynı şiirde telgraf yerine de telgıraf yazmayı uygun görmüş Nazım Hikmet. Zaten O’nun önceliği sözcükleri okuduğu şekilde yazmaktan yana olmuştur. O yüzden şiirlerindeki Avrupa kaynaklı sözcükleri söylendiği gibi yazmayan baskıları yanlış sayarım. Sözünü ettiğimiz dizelerle buluşalım: “İstanbul’da hanımlar, beyler, paşalar,/ tül perdeler, kıravatlar, apoletler, şişeler,/ çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri/ ve biçare telgıraf telleri”.

Nasıl yazsam kararsızlığı yaşayanlara, boyunbağı diye yazarak sorunu kökten çözmelerini öneriyorum.

Nazım Hikmet, Fransızca kökenli sözcüğü tren sözcüğünü şiirlerinde tiren olarak doyasıya yazanlardan. Evet, konuşulduğu gibi yazmayı seviyor. Sözümüzü delillendirelim: Otobiyografi’de, “bindim tirene uçağa otomobile”; Saman Sarısı’nda, “ama tirenler gelip gidiyor”; Karlı Kayın Ormanında’da, “şose, tirenyolu, ova.”; Büyük İnsanlık’ta, “tirende üçüncü mevki”; Taranta – Babu’ya Mektuplar’da, “hiçbir Avrupa tireni”.

Yahya Kemal Beyatlı’nın da tren yerine tiren yazdığı oluyordu ve de iyi yapıyordu. Aşk Hikâyesi başlıklı şiirinin ilk dizesini örnek olarak gösterebilirim: “Âh o akşam o tirenden gülüşün!”

Nasıl yazacağında çok tereddüt edenler bu aracın adını, Arapçadan gelen katar veya yine Fransızcadan gelen şimendifer olarak da yazabilir.

Onlar yazarların kişisel seçimleri, önemli olan resmî yaklaşım derseniz, 17.12.1949 yılı Aralık ayının 17’nci günü Resmî Gazete’de yayımlanan 5456 sayılı Onay Kanunu ekindeki Avrupa Konseyi Statüsü’nün Dibacesi’ne dikkatinizi çekerim.

Dibace’de kıravat ve tiren sözcükleri geçmiyor, kıral sözcüğü geçiyor. “Kavgada yumruk sayılmaz.” diye bir söz var, sorunumuz tek sözcükle sınırlı olmadığından hareket alanımı genişletiyorum.

Şöyle deniyor Avrupa Konseyi Statüsü’nün Giriş’inde: “Belçika Kırallığı, Danimarka Kırallığı, Fransa Cumhuriyeti, İrlanda Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti, Lüksemburg Büyük Dükalığı, Hollanda Kırallığı, Norveç Kırallığı, İsveç Kırallığı ve Büyük Britanya ve Şimalî İrlanda Kırallığı hükümetleri”.

Görülüyor ki Sırpçadan gelen ve devlet gücünü genellikle kalıtım yoluyla eline geçiren kişi anlamında kullanılan sözcük, kıral olarak kayda geçirilmiş.

Sözcüğü kral olarak da kıral olarak da yazmak istemeyenlere daha yerli hakan sözcüğünü önerebilirim ama birbirlerini tam karşılamadıklarının ayırtındayım.

Boyunbağı, katar, hakan sözcüklerini beğenmeyip yaygınlaşmış olanları kullanmak isteyenler ve bunları yazarken Türk Dil Kurumu’nun sözünden çıkarak dil kargaşasına da kesinlikle yol açmam diyenler sözcükleri kravat, tren, kral şeklinde yazacaklardır.

Çok da önemli sayılmayabilir, bu sözcüklerin nasıl yazıldıkları. Fakat işler; şov, palas, sinema, çikolata sözcüklerini show, palace, cinema, chocolate şeklinde, daha da vahimi; paşa, vişne, şamdan, dönerci sözcüklerini pahsa, whisne, chamdan, dönerchi şeklinde yazmayı kanıksamaya vardığından, insan bir iki söz söylemek gereği duyuyor.

Sözü Sait Faik’ten öteye taşıdık. Bana kalırsa iyi oldu.

Latest posts by Erdal Noyan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.