"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sarı Leyland

Bir caddenin, çarşının, meydanın müdavimiyseniz bir zamandan sonra o yerlerde noktalarınız, merkezleriniz, duraklarınız ve adamlarınız belirmeye başlar. Size hitap ediyor olanları adeta seçer ve o köşelere kendi ellerinizle yerleştirirsiniz. Bir marketiniz vardır mesela, en leziz pirinci makul fiyata aldığınız. Bir plakçınız vardır ve en iyi filmler için orada kulübe kurmuştur. Yine bir biletçiniz vardır ve sizi, denizi saydam bir suluboya olan şehirlere götürecek biletler satıyordur; hem sadece cam kenarIarı için biletleri vardır. Bir büfeniz vardır ki günlük gazeteleri güzel haberler içindir. Başka yerden alsanız o gazeteleri, belki bütün sayfaları üçüncü sayfadır. Öyle sanmanız mümkün mü? Bence mümkün. E, bir çaycınız vardır ki dörtlü harmanı dilinizin kekre ölçüsüne kitap gibi uyduruyordur.

Vardır seçkin noktalarınız.

Vardır bir semaverciniz, nargileciniz, mendilciniz, bir çorbacınız, kontürcünüz…

Vardır bir köşede gizli bir adamınız da. Bir şapka altında yaşıyordur gün batarken. Bir sakalın gerisindedir, mesai bitmişken ve saat tam beşi beş geçerken. Siz turuncudan bir balonun ne kadar hava basacabileceğini düşünüyorken size göz ucuyla bile bakmadan, yetmiş dört kilo geldiğinizi ve bundan nefret ettiğinizi bilen bir ya da birkaç adamınız vardır.

On beş yaşımdayken ilk kez böyle haybeden görevleri olan bir adam edinmeye karar verdim. Öncesinde de yok muydu? Vardı ama net bir adam ile başlayayım deyip bir adam buldum kendime. Belediye pasajının orta yerinde, bir yanından kendir saçaklanan, kahverengi şalvarlı kısa boylu ve hakiki sekiz köşe kasketli bir adam. Yüzüne ilk baktığımda Bekir Sıtkı Erdoğan’ın en az iki şiirinin ezberinde olduğunu düşündüm. Öyle uzun bakıyordu âsiri pınara, boş meyve kasalarına, dolu meyve kasalarına. İkinci gün “bu adam tok fakat karısının doymama olasılığının acısını çekiyor” dedim. Üçüncü gün omzundan sarkan kendirin halepçi keçi kılından örüldüğünü; dördüncü gün, beşinci gün derken adam 1987’den 2012’ye ve aynı köşeye gelip durdu. İpi eskimiş olmalı. Şapkası eskimiş olmalı. Şalvarı eskimiş olmalı. Ah bir de sarı mekabı… Ki onun akranları o zamanlar kara yemeni giyerdi. Adam o gün bu gündür benim dinlediğim masalların güçlü hamalıydı, ejderiydi, kadanasıydı, Kesikbaş’ıydı, Herkül’üydü. Kasalar taşırdı, çuvallar, kumaş balyaları. Öğlen olunca oraya çömelip boyu kadar ekmeği yerdi ve âsiri pınardan bir kova su içerdi.

Hasılı adam o yıllar yılı unuttuğum köşeye gelmiş duruyordu. Bir leyland kamyon gibi; sararmış, olabildiğince atıl ve tek ve çok yaşlı çook. Öyle yaşlı ki kemikleri eğilmiş ve dünyanın gamı, onun bakışını refüjdeki palmiyelerden ve dibindeki koyu renkli topraktan başka yöne yöneltmez olmuş. Kendiri yoktu. Öyleyse hamallık bitmişti. Hamallık bitmişse karısı ölmüştür dedim. Çocukları büyümüş ve birer sefil mırtık olmuştur dedim.

Adamı en az üç gün izledim. İki eli cebinde, başında yetmiş beşin çin takkesi, karşısında bulutlu bir heykel ve dibi kara o palmiye.

İzledim ki adamın adamları var. Adamların bir adamı hem, bu adam.

Yeryüzünün en onurlu dilencisi olmuş meğer bu Herkül. İpi omzunda olmayan, kolu cebine sıkışmış bir halat gibi… Karşıki Gönül Çayevi’nden en az üç gün izledim. Adamları, tam yanından geçerken sağ eli cebinden çıkıyor ve adamların elinden onun eline bir çınlama iniyor. Dördüncü beşinci çınlamadan sonra adam köşeden ayrılıp gidiyor.

Bu tuhaf ekibe dahil olmaya karar verdim ve adamın yanından geçtim bir gün. Cebimdeki ikonu çıkarıp uzattım fakat eli cebinden çıkmadı.

Eyleştim. İkonun ışığını tuttum, oralı olmadı. Ekibe alınmamıştım.

– Sağ ol yeğenim! dedi.

“Sen sağ ol” dedim içimden.

Latest posts by Bünyamin K. (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.