"Enter"a basıp içeriğe geçin

Selvigül Kandoğmuş Şahin ile Söyleşi

Söyleşen: Nurettin Durman

 

İlkin Yedi İklim dergisinden hatırlıyorum Selvigül Kandoğmuş Şahin ismini. Hikâye yazmanın coşkun halleri arasında giderek daha çok bilinir oldu edebiyat çevrelerinde. Sonra hikâye kitapları çıkmaya başladı. Bizden biriydi. Bizden olanların, vahiy kültürüne inanmış, bağlanmış olanların izleğinde bir hikâyeci olarak iyiye doğru yol alıyor yeni kitaplara imza atıyor. Bir defasında, belki de ilk defa karşılaştığımızda “sizleri okuyarak başladım yazmaya” demesini de bir kenara not etmek gerekiyor.

Denemeler kitabı olan “Kalemin Yazgısı”nı okurken zaten görüyor insan sağlam bir ipe tutunduğunu Selvigül Kandoğmuş’un. “Haydin özgürlüğe, haydin veren el olmaya, haydin Mülkün gerçek sahibine ilticaya… Haydin kurtuluşa ve arınmaya…” diyen bir yazar.

Aralık 2014’te yayınlanan deneme kitabı “Kalemin Yazgısı”nda  “Yazgınızı yaşarken, bazı insanlar bir ayet gibi çıkar karşınıza.” Öyle değil midir hayat öngörülemez çok ilginç rastlantılarını barındırır içinde. Biz de değerli hikâyecinin çocukluğundan başlayarak yazma eylemini konuşalım istedik. Verimli bir söyleşi çıktı ortaya böylece…

 

 

Özellikle çocukluk döneminizi anlatır mısınız?

-Yazarlığımın anayurdu, beslendiği, çoğaldığı bir vahadır çocukluğum. Bir masal büyüsü içinde geçtiğini düşündüğüm eşsiz zaman dilimi… Reşadiye’nin Demircili Köyünde dünyaya gözlerimi açtığımda büyük eşsiz bir ailem vardı. Başı sarıklı Şerafet Dedem, Ayşe Ninem, Annem, ablam, abim sonra kuzularımız, küçük buzağımız, kedimiz… Ama babam yanımızda hiç yoktu. O hep gurbetlerde idi. Sonra gerçek gurbete, ahir gurbete gittiğinde ben yedi yaşlarındaydım. Sene de bir iki defa gördüğüm babamı artık ebediyen göremeyecektim. Köyümüzün girişindeki geniş gövdeli armut ağacının dibindeyim. Yaz sıcaklarıyla yapış yapış olmuş saçlarımı yayladan gelen esinti savuruyor. Bu savrulmayla beraber köyün en büyük toprak yoluna doğru koşan mahşeri bir kalabalık.  Çıplak ayaklarım ürperiyor toz bulutuyla. Gözlerim ıslanır gibi oluyor. Bir duman gibi havaya kalkan toprak yolun tozları birden yaşaran gözlerime doluyor. Yıpranmış kol yenimle gözlerimi kapatıyorum kalabalık köyün girişine doğru koşuyor. Birkaç tane araba arka arkaya köye girerken sirenler ötüyor. En öndeki arabada kırmızı bayrağa sarılı bir tabut var. Kırmızı bayrak al al esen rüzgârla kanatlanmış bir güvercin gibi uçuyor. Bu uçuşa doğru bakarken kızaran gözlerimle koşan insanlara, feryat eden ağlayan kalabalığa doğru gitmek istiyorum ama gidemiyorum. Bayrak, arka arkaya gelen siren çığlıkları, araba kornaları, insan ağlamaları hepsi toz bulutunun içinde kalıyor. Ben geniş gövdeli armut ağacının hala dibindeyim. Ellerim, çıplak ayaklarım üşüyor sanki. Yanıma neden birisi gelmiyor, neden bu kadar yalnızım bilmiyorum. Yetimliğimin ilk anlarını böyle yaşadım. Babamın tabutu yeldir yeldir uçan al bayrağa sarılı köye doğru gelirken ben ağlayamayacak, yetimliğimi anlayamayacak bir yaşta idim.

Babamı kaybettikten sonra, ondan geriye kalan çay bahçesini işletmek üzere köyü terk edip Babaeski’ye yerleştik. Köyümden, kuzularımdan, küçük buzağımdan, salıncak kurduğum erik ağacımdan, şırıl şırıl akan dereden, toprak sıvalı ahşap evimizden ayrılmak beni derinden yaralıyor. Rahmetli annemin hep sabrına ve şefkatine şahit oldum. Üzerine evlenen eşine sabretmiş, bizi büyük bir özveriyle hiç yalnız bırakmamıştı ama saran kuşatan bir babanın hasreti çöreklendi içime. Baba umut demekti. Baba aşk, baba akşam sevinci, sımsıcak ekmek, nane sakızı, boncuklu kolye, üstten bakarak seven ama korkutan kara bakışlar, bir çift rugan kırmızı şeritli kırmızı ayakkabı… Sonra baba yokluk demekti, gitmek, ayrılık, hasret hep hasret. Anamın babasız günlerime en güzel armağanıydı belki de bitimsiz şefkati, kuşatan saran sevgisi. Ah anacığım karlarla kaplı yollara, uçsuz bucaksız dağlara, köy çeşmelerinin gürül gürül akan pınarlarına kendini vuran anacığım. Yıllarca eş hasretiyle köyün toprak yollarında, tarlalarda, bostanlarda, tırpan elinde hem ana hem baba olan anacığım. Karla kaplı yollara erkek elbiseleri giyerek kış odunlarını taşıyan anacığım… Babasızlık biraz da anadan da yoksunluk demekti. Elleri ekmek aş kokan, türül türül saçlarında taze çiçek kokularıyla eviçlerinde nazenin dolaşan bir kadın olmadı hiç anam. Hep güçlü, hep öyle bize hem ana hem baba oldu. Geceler boyu bana anlattığı hikâyelerle, masallarla okuduğu dualarla, yazarlığımı an an inşa eden yegâne şahsiyet oldu.

Çay bahçesinin girişinde beyaz ahşap bir kulübede çekirdek, fıstık, leblebi satıyorum. Fırtına lakaplı garsonumuzun ödünç olarak verdiği bisikletle kasabayı alt üst ediyoruz. Parkın karşısındaki büyük meydana çadırlar kuruluyor. Panayır zamanları lunaparkta kazandığım paranın çoğunu langırt oynayarak ve zincirlere binerek harcıyorum. Sonra kitaplar alıyorum. Parka gelen üniversiteli gençlerle bitimsiz tartışmalar, sohbetler yapıyoruz. Türk Edebiyatı’nın eşsiz eserlerini ve klasikleri okuduğum yıllar.

Çay bahçesinin bitişiğinde boylu boyunca uzanan gül bahçeleri var. Çardakların altında dama oynuyor ve bahçıvan amcalara göstermeden güller topluyoruz. Çamlıkta yüksek çam ağaçlarından düşen küçük kuş yavrularını topluyor ve onları iyileştiriyorum. Beyaz tüylü, kırmızı gözlü tavşanım var. Sonra öldüğünde günlerce ağladığım saman sarısı renginde sobanın arkasına kıvrılıp yatan kedim. Nadırlı köyünden bir garsonumuz beni köyüne götürmüş, dönüşte ellerimle yıkayıp, bitlerini pirelerini ayıpladığım küçük köpeğimin öldüğünü söylediklerinde günlerce kimseyle konuşmamıştım. Bahçemizdeki dut ağacı, annemin rengârenk sardunyaları, ablamın her kış açan muhteşem mum çiçeği ve benim sevdiğim hayvanlarla, kitaplarla kurduğum dünyam…

 

Sizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu?

– İlkokul öğretmenim Birsen Hanım benim yazmaya dair istidadımı fark etmiş ailemle görüşmeye eve kadar gelmişti. Annem okuma yazma bilmiyor ama bilge sabır abidesi bir kadın. Okumamı çok istiyordu annem. Ve elinden gelen tüm gayreti göstermişti. En büyük destekçim annemdi sanırım. Ablam, baba yerine koyduğum Rahmetli Erdal Eniştem… Sonraları öğretmenlerim beni tanıdıkça hep teşvik ettiler. Yarışmalara girmem için ellerinden geleni yaptılar. Çocukluktan gençliğe adım attığım yıllarda özgür bir kasaba ortamında büyümem benim için eşi bulunmaz bir imkân olmuş, okumanın ve yazmanın eşsiz duraklarına bu ortamda solukladığım arkadaşlarımla gelmiştim.

 

Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

-Yazmaya ilkokul yıllarında başladım. Üçüncü sınıfa giderken yazdığım bir şiirle derece almış müthiş bir sevinç yaşamıştım. Ortaokul yıllarında da yazılarım öğretmenlerim tarafından fark ediliyor onların tavsiyesi ile kompozisyon yarışmalarına katılıyor ve mutlaka dereceye giriyordum. İlkokul yıllarında kasaba ortamının bereket kuşanmış arkadaşlık ortamında okumanın kıyılarından yazmanın eşiğine gelmiştim. Arkadaşlarla kurduğumuz okuma çeteleri ile oyunlarımızı harmanlıyor, kahramanların yerine geçiyor ve pek çok kitabı da deviriyorduk. Afacan Beşler, Gizli Yediler, Gül Yabani ve pek çok kitap bizim için vazgeçilmezdi. Yaşadığım kasaba ortamı, öğretmenlerim ve arkadaşlarımla yaptığımız tüm anlamlı paylaşımlar beni yazmaya ve okumaya sevk ediyordu.  O zamanlar, şimdiki çocukların okuma ve yazma dünyalarını tarumar eden tüm ayartıcılardan azade bir dünyayı soluklanıyorduk.

 

İlk okuduğunuz kitap, şiir, hikâye veya yazı, dergi, gazete?

– İlkokul dörde giderken ahretliğim Gülay bana Tom Sawyer kitabını hediye etmişti. Hala kütüphanemdedir. Sonra Kimsesiz Çocuk Remi ve Ömer Seyfettin’in İncili Kaftan, Diyet hikâyeleri… Semih Bahrengi’nin; Bir Şeftali Bin Şeftali ve Sait Faik’in; Karanfiller ve Domates Suyu ilk okuduklarım ve unutamadıklarımdır.

 

İlk yazdığınız yazı – şiir – hikâye – roman yayınlandığında ne hissettiniz?

– İlk yazım Bosna Savaşı sırasında yazdığım bir denemeydi. Savaş hepimizi derinden etkilemişti. Yayınlandığında içten bir dua ve yakarış olarak düşündüğüm tesellisiyle çok heyecanlanmıştım. Sonrasında bu yazı vesilesi ile geldiğim Yedi İklim dergisinde Ali Haydar Haksal Hocam’la tanışmıştım. Yazdığım küçük küçük hikâyeler vardı ama ilk ciddi öykümü neredeyse içimde altı yıl gezdirdikten sonra nihayet dergiye getirmiştim. Sanırım iki defa gidip gelmiş Ali Haydar Abi’nin eşsiz nezaketi ve desteği ile öykü Yedi İklim’de yayınlanmıştı. Üniversite sıralarında benim için ulaşılmaz olan bir dergide öykümün yayınlanması beni derecesiz sevindirmiş ve ümitvar eylemişti.

Arka arkaya yazılarım ve öykülerim yayınlanıyor ama kitap olarak neşredilmesi çok zor görünüyordu. Yedi İklim yayınlarının en zor döneminde yine Ali Haydar Haksal Abi Mihriban İnan Karatepe’nin ve benim kitaplarımızı yayınlayacaklarını, dosyalarımızı hazırlamamızı söylemişti. Bu bizim için muhteşem bir destekti. Çünkü bir yazara yapılacak en büyük destek onun ilk kitabının basılmasına vesile olmaktır. Kendi kuşağımdan usta öykücü Mihriban’ın Kadife Durağı ve benim Gülendam’ın Renkleri adlı öykü kitaplarımız 2001 yılında yayımlandı. İlk kitap ilk kucağa alınan bir bebek gibi genç yazar için. Çok heyecanlanmış ve sevinmiştik. Bizim için imkânsız gerçekleşmiş, yollar açılmış, yazın dünyasına adım atmıştık.

 

Yazar olmak için çabaladınız mı, neler yaptınız yazar olmak için?

 – Yazar olmak için çabaladım sanırım. Daha ortaokulun ilk yıllarında döne döne okuduğum Şairler ve Yazarlar adlı kitaba sahip olmuş hayaller kurmaya başlamıştım bile… Üniversite sıralarına gelene kadar hiçbir yazarla tanışma şansım olmadı. Bunu şans mı, yoksa şanssızlık olarak mı görmeliyim bilemiyorum. Okuma iklimlerinden sonra yazma sancılarımın ayyuka çıktığı demlerde yazarlar benim için eşsiz ve ulaşılmaz kimselerdi. Belki bu duyguya bir yazarla tanışamama, canlı müşahhas bir şekilde muhatap olup göz göze gelememe sebep olabilir. Ama en büyük sebep yüreğimde an an büyüyen yazma aşkıyla, yazıya ve yazarlığa duyduğum ulaşılmaz, erişilmez anların özlemini yaşamak diyebilirim… İlkokul yıllarından başlayarak okuduğumuz nice romanlar, hikâyeler, şiirler… Bunlar çoğunlukla toplu okumalar şeklinde olurdu. Mahalledeki arkadaşlarla paylaşımlar yapardık. En verimli dönemlerim, okumanın beni kuşatan zamanları ilk ve ortaokul yıllarımdı. Bu okumalar lise ve üniversite yıllarında daha da artarak verimli bir şekilde devam etti. Otobüslerde, kütüphanelerde, evin kuytu köşelerinde okumaya kaçan eli kolu kitaplarla dolu, tüm harçlığını kitaplara harcayan bir öğrenciydim. Evlenirken de yeni evimize çeyiz yerine koli koli kitap taşımıştım… Tüm bunlar yazar olmak için gösterilen en büyük çabaydı sanırım…

Her mevsim öğretmenlerimizin mihmandarlığında okuduğumuz romanların, hikâyelerin tılsımı yüreklerimizi sarsar, çocuksu heyecanlarla eşsiz hayallerle nice yolculuklara çıkardık… Okulumuza yazarlar gelmezdi. Ama kitaplar hep vardı. Ve bizler soluksuz o kitapların müdavimleriydik. Oyunlarımızda bile kitap çeteleri kurar, siyah beyaz ekranlarımızı, internetsiz oyunlarımızı okuduğumuz romanların, hikâyelerin kahramanlarıyla renklendirir ve o kahramanları yalnızlıklarımıza merhem eylerdik…

Latest posts by Nurettin Durman (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.