"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sendikacılığın ve Siyasetin En Şiirsel Kesiti

Önce Hak-İş’ten mi başlamalı?

77’li yıllar. İskenderun’da TZDK Bölge Müdür Yardımcısı olarak, çok genç yaşta, hayatı, Türkiye’yi ve dünyayı kavrama çabasındayız. Hatta, akıp giden zamana hakim olma, önde gitme iddiasını da taşıdığımız söylenebilir, bir avuç arkadaşla birlikte.

Hayatsa bize, bizim söylemimize, bizim davranış biçimimize yabancıdır uzun bir süreden beri.

Öyleyse gelsin başkaldırı şiirleri, dik durma elifleri, geceleri gündüz kılma talimleri.

İlk kez o günlerde gördük bizim sendikacıları, İskenderun Demir-Çelik’te. Onlar da el yordamıyla yürüyorlardı bir karanlık dehlizde, o günlerde, hepimizin yaptığı gibi.

Her şeyin yabancısıydık o zamanlar, her şeyin.

Biz kimseye alışkın değildik o halimizle, kimse de bize.

Bizim ölçülerimizle, bizim kimliğimizle kurulmamış bir sistemin yanlışlarını düzeltmeye, kötülüklerini azaltmaya, bürokrasisini adam etmeye çalışıyorduk o gencecik “cirm”imizle.

85’li yıllar. Ankara günlerimin başlangıcı. Yine sendikacı dostlarla içiçe bir görevdeyim: Ankara Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü’yüm.

Hak-İş’i yöneten arkadaşlar, devlet destekli bir sendikacılığın(Türk İş) ezici baskısında nasıl tutunacaklarını düşünüyorlar. Çevre oluşturma çabasıyla birlikte, Türkiye’nin sorunları karşısında, son derecede canlı ve diriler. Türkiye’nin sorunu olan ne varsa, o konuda yazılar yazılıyor, toplantılar düzenleniyor, işçi kesimi bilinçlendirilmeye çalışılıyor.

Belki de, hepimiz bilinçlenme telaşındayız, en doğrusu da bu. İçinde bulunduğumuz “devlet” hayatı, bürokrasi ve siyaset dahil, her şeyiyle bizim yıllarca dönüp bakmadığımız bir alandı.

Daha doğrusu, konulan sınırlamalar, engellemeler nedeniyle, o yana dönüp bakmayı aklımızın ucundan bile geçirmiyorduk.

Bir bakıma, bizler için “yasak şehir”di devlet.

İşte bir gurup arkadaşın, Hak-İş olarak ortaya çıkması, bir bakıma, bir şiirin kelimelerini bulmak, konusunu duymak, duygusal bilincini oluşturmak, bir bütün olarak şiirin yoluna gidecek taşları döşemek gibiydi.

Küçücük bürolarda, o güne dek hiçbir “devlet” deneyimi olmamış insanların, değiştirmeyi ve daha insani ölçütlere göre yeniden kurmayı düşündükleri bir sistemin içinde; ama kabul edilmedikleri, dışlandıkları bir yolun kıyısında başladıkları yolculuktu bir bakıma.

“Devlet”e ait bilgilere ulaşma imkânımız yoktu. Rakamsız ve bilgisizdik bu konuda.

İş âleminde, bizim gibi hisseden, bizim gibi düşünen ve davranan insanlar, yok gibiydi.

Bürokraside dışlanmıştık.

Bu durumu en iyi, “iğneyle kuyu kazmak” meseli anlatabilir.

Hatay Sokak’taki o minicik mekân Türkiye Yazarlar Birliği’ydi, Necatibey’deki ufacık daire de Hak-İş.

Buna rağmen o günlerin en kalıcı beyin fırtınaları, en iyi altyapı oluşturan eylemleri, unutulmaz düşünceleri, dünyaya açılma denemeleri, hala özlemle baktığımız yayınlar; bu minicik mekânlardan, önce Ankara’ya, sonra bütün Türkiye’ye yayıldı dalga dalga.

Bizlere, Ankara’da oluşan bu sağlıklı havayı, Anadolu’ya taşımak kaldı. Taşıdık da. Bazan büyük kalabalıklara, bazan da birkaç kişiye ulaşan o cevahir alıcılara, algılayıcılara konuşmalar yaptık Türkiye’nin her köşesinde.

Bunun, bir şiir olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum.

Geçmişe baktıkça, bugünü daha sağlıklı değerlendirebiliyorum.

Hak-İş’i kuran, büyüten, bugünlere taşıyan arkadaşların her birinde bir şiir volkanı vardı, içten içe lavlarını fışkırtan bir yanardağ taşıyorlardı sinelerinde.

Onlar olmazsa, bunlar, bugün gelinen nokta olabilir miydi?

Nasıl ki geçmişin Türkiye’sinin, nice şiir çemberlerinden geçip, bugünlere ağması; süzülüp gelmesi gibi.

Mehmed Akif bir şiirdi, Bediüzzaman bir şiirdi, Necip Fazıl bir şiirdi, Fethi Gemuhluoğlu da, Sezai Karakoç da şiirdi.

Açın eski dergileri, hiç eskimeyen meydan ateşi gibi yazıları, şiirleri, hikâyeleri okuyun.

İsmet Özel’de, Cahit Zarifoğlu’nda, Erdem Beyazıt’ta, Akif İnan’da nasıl bir umudun, nakış gibi kelimelere işlendiğini, sese soluğa gizlendiğini görün.

Bile bile sona bıraktım Akif İnan’ı.

İmkânsızı başardığı için.

Necip Fazıl, İmkânsızı başarmış birinci kişidir bu ülkede, son zaman diliminde. Doğrudur, hohlaya hohlaya buzdağını erittiği; hem de nasıl doğrudur. Bu yüzden Cahit Zarifoğlu’nun, şaşarak ,  “bir fil yüreği gibi yüreğiniz olmalı üstadım”, demesi de yerden göğe kadar haklıdır ve bu zorluğun boyutlarını belirlemeye çalışmaktadır.

Bir düşünün, en zor konuları Necip Fazıl yazmıştır.

Yeniçeri’yi, Abdülhamid’i, Vahideddin’i, Son Devrin Din Mazlumları’nı o yazmış; Zeybek şiirini, en zor koşullarda ancak o söyleyebilmiştir.

Çile gibi, Sakarya Türküsü gibi şiirler, bir neslin yapıtaşları olduğundan, zaten dağa taşa, kayalar ve ağaçlarla yazılmış gibidirler.

O, bu konuları hatırda tutarak, önceleyerek, günümüz için öncü rolünü oynamıştır.

Bugün yapılabilenlerde, en büyük hissenin sahibidir.

Gerçekçi olalım, herkesin söylediği bir şey var,  “Dersim” konusunda bugün ne söylenirse söylensin, bir kof kahramanlıktan öteye gitmez. Necip Fazıl, Dersim konusunda konuşmak için, terazinin bir kefesine başını koymuştur, koyabilmiştir otuzsekizlerde.

Yaptığı kahramanlığı, öyle anlamak, idrak etmek gerekir.

Yazdığı her şeyin karşılığı hayatıdır.

O yüzden Necip Fazıl, bu milletin, bu toprakların soylu bir şiiridir.

Bu coğrafyanın sayhasıdır.

Bir şiirdir o.

En kurak, en verimsiz, en zamansız, en imkânsız olduğu düşünülen topraklarda göğerdiği; düştüğü yeri, gür gümrah bir vahaya dönüştürebildiği için şiirdir o.

Yıl 1968 mi desem? Evet, öyle ’68.

Erzurum’da, üniversitede, bir avuçtan daha az arkadaşız.

Sezai Bey, “İslâm’ın Dirilişi”ni yayınlamış ve hemen yasaklanmış, toplatılmıştı.

Bu bir avuçtan az arkadaş, tüm  “imkânsızlığımızı”  bir araya getirerek, bir arkadaşımızı İstanbul’a gönderdik; bir adet İslâm’ın Dirilişi adlı kitabı buldu, aldı, en tehlikeli silahmışcasına sakladı, Erzurum’a getirdi, bizler belki 200, belki 300 kişi toplandık ,o kitabı okuduk  ve dinledik.

Tıpkı bir ihtilal bildirisini dinler gibi.

O gencecik yüreklerimizin bir yerlerinden geçirdiğimiz tutuklanma tehlikesiyle, hapsolma endişesiyle.

İşte, Sezai Karakoç, o ateşi tutuşturabilmiş ender insanlardandır.

Bir şiirdir o.

Günümüzde, siyasetin önünü açan, yolunu düzelten, cansuyunu veren bir şiir.

Şimdi, Akif İnan’dan söz etmenin tam zamanı.

Sendikacılıkla şiiri yan yana, aynı cümlede kullanacaksak, Akif İnan’ı da buna eklemeliyiz. Hem de en başa yazarak.

Memur-Sen’i kurup büyüttüğü günlerde, herkes bıyıkaltından gülüyordu. Niye? Çünki; bizim cenahtan kimsenin, bu tür bir işi başaracağı düşünülmüyordu, hem de yine bizim cenahtaki aklıbaşında adamlar tarafından.

Bakmayın Memur-Sen’in bugünkü sayısına, maddi ve manevi imkânlarına, büyüklüğüne, ihtişamına; o günlerde nasıl yokluklar içindeydi, hiç ummadığınız kadar küçük şeylerin eksikliğini çekerdi; nasıl da boğuşuyordu imkânsızlıklarla…

Gördüğü ilgi de o orandaydı, itibarı da.

Bir gün Başbakanlığa geldi, ziyaretime. Nasıl zorluklar yaşadığını anlattı, gülerek. Hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadan. Ordusunun en küçük birliklerini, en acemi erini bile, çekinmeksizin en stratejik noktalara  yerleştiren, titiz ve dikkatli bir komutan edasıyla söyledi sözünü.

Ciddiyetle.

(Bir ayraç açalım: Kültürel çıkışlar, ısrarla ve inatla, kapsamlı sivil toplum örgütlerine altyapı oluşturdu. STK’lar, o birikimle siyaseti yapılandırdı. Şimdi de siyaset, bundan sonraki kültürel ortamı ve STK’ları, sağlıklı ve kalıcı biçimde oluşturmanın yollarını aramaktadır.)

Şimdi belki koşullar da eskisine göre daha iyi, arkasında politik destek de var benzeri gerekçeler ileri sürülerek, farklı yorumlar getirenler de olacaktır. Ulaştığı sayısal değeri, istediğiniz gibi anlamaya çalışın. Bir şeyi inkâr etmek mümkün değil. O da : O günlerde öyle bir girişime cesaret edebilmek için, şiirin içinde, hem de şiir olmak gerekirdi.

Akif İnan da şiir olan adamlardandı.

O yüzden cesaret etti. Hiçbir zaman umudunu yitirmedi.

O yüzden gayret gösterdi.

O yüzden başardı.

Siyaset de öyle.

Sendikacılık için anlattıklarımız, siyaset için de geçerli.

O yüzden de, bildiğiniz o büyük siyasetlerin adamları, çok iyi birer şiirdirler.

Herkesin durduğu yerde, onlar yürümektedir o yüzden.

Herkesin sustuğu anda, onlar konuşmaktadırlar.

Herkesin korktuğu sıralarda, onlar cesaretin en ele avuca sığmaz yanıyla yerlerinde duramamaktadır.

Şiir olmayı da o yüzden hak etmektedirler.

 

 

 

(Not: Bu yazının anlattığı gerçek olaylar, yetmişli yıllardan bu güne kadar, neredeyse yarım yüzyıl süren bir süreci kapsamaktadır. Öyle ki, hem geçmişi aydınlatma iddiasını taşımaktadır, hem de bugünü anlatmaktadır; aynı zamanda gelecekle ilgili bir yol haritasını da içinde barındırmaktadır.

Çalışma hayatının demokrasiyle ve oradan hareketle siyasetle ilişkisi başka nedir ki ülkemizde?  Ve de başka nasıl anlatılır? Kaldı ki, yeni yasal düzenlemelerden,  emek teorilerine yeni yaklaşımlar da, kabaca, bu özetlemeye çalıştığım kurgunun, satır aralarında gizlidir.

Bir de hatırlatma:  Ortadoğu’nun, Batı’nın makastarlığıyla yeniden biçimlendirileceği mi hissediliyor ne? Öncekilerde hazırlıksızdık, bizler, Doğu Medeniyeti’nin çocukları olarak ve yenik düştük.

Öncelikle Kürtleri ileri sürerek, taşların yeniden düzenlenmesinde, ucunda yeraltı kaynaklarının ve ilahî bir yapı olarak insanımızın sömürülmesi olduğundan, o çok bilmiş emperyalistlere imkân vermemeli.

Özelikle de şairler.

Ortadoğu’nun sanat geleneği, herkesten önce fark edip, tedbir almak; öncü olmak numunelerini, çok eski geçmişinden beri, nasıl da has örnekleriyle ihtiva ediyor çünkü.

Kürtler, Türkler, Farslar ve Araplar…  Şiiler ve Sünniler ve başkaları : Herkes! .

Cem olmakta, yani cemaatte rahmet vardır: Rahmet arayanlar için.

Büyük fikirler ve âdil uygulamalar birleşmelerle mümkün olur: Adalete talip olanlara.

Bu unutulmamalı. )

Bu yazı yorumlara kapalı.