"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ses

Bankalar caddesinde evin vardı. Beşinci katta. İki göz. Bir de şirince mutfağın.

Orada ucuz defterlere ucuz kalemlerle yazıyordun. Münir ile Mesut da geliyordu. Kral bir zaman kalmış, uyum sağlayamamıştınız.

İçimin sesisin. Beni benden iyi biliyorsun. Öyle mi?

Ben anlatayım, kararı sen ver. Süveyda dergisini çıkarmıştınız Münir’le. Bu mecmua ile rahatlamıştı şair arkadaşın.

Hiç unutur muyum? Martı’yı çıkarmıştık arkadaşlarla. İlk kadrodan bir arkadaş istemediği için alamamıştık şairi. Münir kederler içinde kahroluyordu.

Sadece o muydu?

Değildi ama şair dostumun gönül ilişkilerini dünyaya teşhir etmeyi doğru bulmuyorum.

Aferin, iyi ediyorsun.

Zahir Efendi adında bir zahit, bütün arkadaşlarımı dikenli tellerle benden uzaklaştırmaya çalışmış ama başaramamıştı.

Sesim, sen benim gerçek hayatta karşılaştığım bütün sorunları anlatacaksan ben çekileyim kenara.

O kadar da değil. Sesinsem de sen değilim. Kurguya bağlandığında ortaya çıkarım.

Gerçekte ananenim.

Dur! Dur! Okuyucuya bütün sırlarımı söyleme.

Seni bilmez miyim? Sen ne çıfıt çarşısısın. Bitmez senin olayın. Asıl mesele bir olayı süslemek değil mi?

Değil sesim, değil. Öyle olsaydı her süslü olay hikâye olurdu. Duygu değeri dediğimiz, üslup dediğimiz unsurlar var ki bunlar her babayiğidin harcı değil.

Başta sen de öyle üslupsuzdun.

E yani annemden üslupla dünyaya gelecek değildim.

Şâir-i mâderzâdlar var. Sen de nâsir-i âzam olaydın.

Oldu, anam beni elimde kalem dünyaya getireydi. Güldürme âlemi kendine. Sen onlara inanma. Anasından elinde kalemle doğan yok.

Senin şair dostların vardı. Şimdi görüşmüyorsun. Vefasız diyeceğim sana ama dilim varmıyor. Sık aradığın şairlerin, hikâyecilerin vardı.

Anane be! Her yaşta aynı olmuyoruz ki! Çevre değiştikçe, dostlar çoğaldıkça, işten işe geçtikçe, telefon rehberi kabardıkça, adres defteri doldukça, yeni günlüklere başladıkça insan yenileniyor.

Şimdi Batman’dasın diyelim. Sivas’ı, Ankara’yı, İzmir’i, Maraş’ı, Adapazarı’nı ve İstanbul’u unutacak mısın?

Güzel sesim, ay ananem, iyilik meleğim, bazen o kadar safça soruyorsun ki hikâye sesim olduğundan şüpheye düşüyorum.

Okumam yok evlat, bunu biliyorsun değil mi?

Okuman yok ama cahil değilsin. İrfan sahibisin.

Dur orada! Benim irfanım da yok. O dedende vardı.

Sen de iz’an sahibisin.

Basit bir insanım. Düz, dümdüz bir insan.

Düz bir insan olmak ne demek biliyor musun?

Biliyorum. Diplomasız olmak demek. Okuma, yazma yok demek.

Değil, değil. Bütün bir insanlığı idrak edebilen, buna rağmen herhangi biri olarak hayata devam eden…

Hoooop! Gaza bas. Eşe Hanım duyarsa torununa, kendi kendini övdürüyor der. Fazla ileri gitme. Bir de bağıra bağıra konuşma. Sesini duyabileceğim kadar yükseltmen yeter. Şu toprağımın içinde gürültüye tahammül edemem. Yerim de dar zaten. İhtiyarladımsa da sağırlaşmadım. Karıncanın ayak seslerini duyarım evalallah.

İşte beni haklı çıkarıyorsun. Hatırlar mısın, ilkokul dördüncü sınıfın şubat tatilinde ders alırken sizde kalmıştım.

Hatırlamaz olur muyum? Deden bir keresinde geç kalmıştı. Sen kapının önüne çalıları yığmıştın. Deden gelinceye kadar evden çıkamamıştım. Sen de içeri girememiştin.

Hatırlamak ne güzel değil mi? Ortayı bitirdiğim yıl evden kaçmıştım. Osman’ı aramıştım akşama kadar.

Osman’ı bulsaydın şimdi hangi sosyalist grup içinde olurdun, bilemiyorum.

Ben biliyorum. Silahlı sosyalist örgütte olurdum. Çünkü Osman orada çatıştı, bedel olarak da canını verdi. Ben de onunla aynı cephede olurdum. Derneği kurmazdım.

Üç yüz elli bin üyenin aidatını toplayamaz, özel kurumlara hoş bakmaz, serbest ekonomiyi savunanları hain ilan eder, kardeş kelimesini duyunca da mide ağrıları çekerdim.

Amma da uzattın. Derneği kuramazdım desen yeterdi de nerden sen kuruyorsun bu derneği? Ben kurdurmadım mı sana?

Senin payını verirsem eli boş çıkarım be! Seninkini benim kabul ediyorum.

Gururlanma padişahım senden büyük Allah var.

Sen de durduk yere kızıyorsun yahu!

Sensin sebebi. Eşine adam gibi davransaydın, kızı zamanında tedavi ettirseydin, oncağızı perişan etmeseydin.

Haydaaa! İnanamıyorum sana! Lafı döndürdün, dolaştırdın aile hayatımıza getirdin.

Ne yapacaktım ya! O Nurcan kızım akıllılık etti de babasını dinledi. Yoksa, şimdi onu huzursuz edecektin.

Anane! Konuştukların kayda geçiyor. Dünya duyuyor, dünya! Yahu Süveyda şu an çok iyi. Esra, Ömer ve Ayşe ile oyun kurup gününü geçiriyor. Ben de onların huzuruyla mesudum.

Dediğin gibi olsun. Yeri geldikçe haksızlık ettiğin isimleri sayacağım.

Yapma sesimin güzeli. Allah kusurları örtüyor. Sen de ört.

Sen huysuzluk yaparsan alimallah bütün dünyaya ilan ederim yediğin naneleri.

Bu kontrolsüz ses beni bir gün mahvedecek. İçimden geçirdiğim kötü niyetlerimi de sayarsa yaşayamam ben.

Liseyi bitirdiğin yılı hatırlıyorum. Edebiyat fakültesini bakanlık bursuyla kazanmıştın. Dişçi Oruçoğlu ile rahmetli fabrikatör Zarifoğlu sana kefil olmuştu.

Kefil bulmak, evrakları tamamlamak, yol parasını çıkarmak için bir hafta çırpınmıştın. Güvenç’in sigorta dükkânında çalışmıştın o yaz. Kayda ondan aldığın parayla gitmiştin. Nadir Amca’nın dükkânında takım elbise almıştı baban. Dedeciğin en semiz koyunu babana vermişti senin için harçlık çıkarsın diye.

Gözlerim doldu şimdi. Babam büyük umutlarla çalıştı. İsteklerini karşılayamadım. Umutlarını bir bir söndürdüm.

Kötümser olma hemen. Sen öğretmen çıktığın yıl baban sürünün en büyük koçunu kurban etmedi mi? Sen öğretmen çıktığın haftanın cumasında mevlit okutmadı mı? Sen öğretmen çıktığın yaz bir dana kurban edip konu komşuya, fakir fukaraya dağıtmadı mı? Sen öğretmen çıktığın yıl küçük kardeşlerini okula yazdırmadı mı? Senin sigortanla ameliyat olmadı mı? Süveyda’nın amcası “Oğlanı okuttun, gününü de gördün.” demedi mi?

Bütün öğretim hayatımı sayacaksan ben gideyim.

*
Dur alıngan oğlum dur.

Senin kızın alıngan. Ben de ona çekmişim.

Bizim sülale böyledir evladım.

Osmanoğulları Konya’yı alınca bizi dört bir yana dağıtmış ya! O zamandan beri alınganız. Karamanoğlu beyliğini kurana dek alınganız.

Amaaaan anane! Babam Avşar, anam Karamanoğlu. Biz şimdi kendimizi nereye dahil edelim? Karacoğlan mı desem, Bayat boyu mu desem, Oğuzlar mı desem? Artık Anadolu olduk biz. Boyluk, beylik meseleleri bitti.

Bitmez evladım. Sülale babadan gider. Siz Bayat boyundansınız. Babangilin ailesi yarı Avşar, yarı Bayat. Dedenin dedesi Bayat.

Ne kadar sıkıcı anane! Hangi boydan olduğumuzun ne önemi var?

Öyle deme oğul. Temiz sülbün de kendine göre değeri var. Soyunda katil, hırsız, arsız olan adama kız vermezler, o aileden kız almazlar.

Ben evlenirken kayınpeder sormadı bile!

Sen öyle san. Bütün akrabalarını araştırmış. Hatta bizim tarafı da soruşturmuş. Hain yok, alçak yok. Seni de talebeliğinden beri tanıyor. Karşı çıkan olmuş çevresinden, bakmış ki onlar kendi kızlarını vermek istiyor, dikkate almamış. Çağırmış babanı dükkâna, hayırlı olsun demiş.

Babamın ankesörlü telefonla arayıp haber vermesi bundandı demek.
Ne sandıydın ya!

Ne bileyim! O zaman üzerinde durmadıydım.

Ayrıntıyı kaçırmayacaksın. Hikâyeci dediğin adam ayrıntıyı yakalayan demektir.

Hikaye ayrıntıda gizli ama ayrıntı anlatırsan o hikaye olmaktan çıkar.

Hikaye okuma bana. Ayrıntıyı görmesini bilmezsen boşa gelir gidersin. Dedemin ahırındaki iki kulaklıdan farkın olacak.

Hu! Anane! Sözün ağzını açtın gene! Bizi dinleyenler senin hikâye kuramcısı olduğunu sanacaklar. İçimin sesi ananemsin yahu.

Senin içinde dura dura kuramcı olacağım. O kadar çok duydum ki bu hikaye lafını. Onunla iligili sözler lafın gelişi çıkar oldu ağzımdan. Hesaplı cümleler değil ha! Hüdayinabit. Anlık yani.

İyi dersin de bunları okuruma nasıl izah ederim?

Ben okur mokur dinlemem. Karşımda sen varsın. Gözlerine baka baka konuşur, sözümü bağlarım. Aklımı toplayabiliyorum Allah’a şükür. Ne konuştuğumu unutacak kadar bunamadım.

Sen bazen iyice hissileşir oldun ha!

İstanbul’da kaldığın yılları hatırla evlat. Beni mahvettiğin yılları…

Ne olmuş ki?

Bi aptala yatmaz mısın, bu huyun beni öldürüyor. Hasbahçe’de otururken o iki masimciği eve göndermedin mi? O yavrucak otobüs kalkmadan birkaç dakika önce kollarına atılıp hıçkırmadı mı? Baba bırakma bizi feryatları yeri göğü inletmedi mi? Sen terminalden dönüyordun, onları o halde göndermiştin. Yenibosna meydanında niyeti bozduğun anda yanında sırdaşım dediğin arkadaşını bulmadın mı?

Beni en ince yerimden yakaladın.

Bırak numarayı. Sen öyle kalın adamsın ki kolay kolay incelmezsin. Kıyamet Provası isimli hikâyende o yaşadıklarını anlatmadın mı? O hikâyeyi kitaba koymadın mı?

Bekir emmiyi çağıracağım. Gecenin bu saatinde ondan gayrı kimden yardım isteyeyim ki!

Allah’a sığın evlat.

Senden mi?

Tövbe tövbe!

*
Gel Bekir Emmi gel. Kerevete otur. Kahveni orta yapıyorum.

*
Niye çağırdın o ölüyü. Şurada ne güzel dertleşiyorduk.

Anane ya! Her şeyi konuşmaya başladın. Geçmişimi bu kadar açmana izin veremem.

Düşüncesiz oğlum, hoşuna gitmeyen hayatı niye yaşadın?

Öleydim öyle mi? Kendimi öldüreydim?

Yok be yavrum. Lafı kıçından alma sen de. Hoşlanacağın bir hayat yaşasaydın. Vicdanına sorarak yaşasaydın.

Haklısın da bazen gazap hissi vicdanın sesini örtüyor.

Hadi hadi ahmaklanma, kahveleri götür.

*
Bekir Emmisiymiş. Süveyda’nın emmisi halbuki. Bir de gazaplanmışmış. Oğluma bak hele! Naneyi ye, sonra gazaplandıydım de. Oldu mu şimdi? Hangi vicdan kabul eder bunu? Bekir Efendi çok kalmasa bari!

*
Kahve güzel olmuş efendi. Eline sağlık.

O senin güzelliğin Bekir Emmi.

Süveyda yeğenimin yemeği de güzel olurdu. Maşallah eviniz de çok güzel.

Su istersin değil mi?

*
İki bardak uzatır mısın anane!

Kahveyi bakır cezvede yaptın, bakır kaplamalı porselene koydun ama su koymamışsın.

Şaşkın oğlum, orada iki bardak su var. Cam bardakta.

Ben bakır bardakta istiyorum.

(iki cam bardağı görmediğimi öğrenirse lafı ne kadar uzatır anlayın. En iyisi söylemeyeyim.)

Dur anane, dur. Bekir Emmi elini kulağına attı.

*
Al Fadimem
Evlerinin önü yoldur
Yolun sonu karakoldur
Kurban olam sarı gelin
Gel testini bizden doldur

Şu dağların burcu musun
Yâr boynumun borcu musun
Kurban olam sarı gelin
Sen kötünün harcı mısın

Al Fadimem bal Fadimem
Yanakları gül Fadimem
Uyan uyan sabah oldu
Namazını kıl Fadimem

*

Gözleri doldu bizim nanemollanın. Dinleyemezsin gözlerin sulanmadan. Küçükken de böyleydin. Bir Yunus ilahisi okusam hıçkırığa boğulurdun.

Ne yapayım, böyle büyütmüşsünüz beni.

Bazen deli divane düşerdin yollara. Kim, ne dedi de coştun bilmezdik.

Bildiğimiz bir şey olurdu. Duygusala bağladı derdik. Gülerdik arkandan.

Babam bir keresinde, dünyanın derdine mi ağlıyorsun oğlum, demişti, ona da ağlamıştım.

*
Hoca sen hiç türkü, ilahi bilmez misin. Söyle de dinleyelim.

Bekir Emmi, senin sesinin üstüne ses olur mu? Al Fadimem’in daha buharı tüterken ne söyleyebilirim ki!

(halbuki sesim kötü. Söylesem Bekir Emmi ölünceye kadar türkü söylemeyi bırakır.)

Sen bilirsin hoca. Zora sokmayım seni. Ananen de içerdeymiş. Kaç saat geçti içerde bir insan belirtisi yok ama sen ne diyorsan doğrudur.

Karıştırma şimdi sağı solu Bekir Emmi. Kurgunun içindesin. Gerçek değilsin. O da senin gibi. Ona sorsak senin için ne der acaba? En iyisi dalları kımıldatmamak.

*
Böyle kim gerçek, kim kurgu belli değil. Ben de kurgunun içindeyim.

Rüya âlemi gibi bir hâl.

Bırak şimdi rüyayı da yanıma gel. Sen çok ihmal eder oldun.

Neyi?

Bir de neyi mi diyorsun? Az düşün bakalım, sabah girdiğin bu ikinci katın odalarında dolandın. Çay, yemek, kahve… Bir oraya bir buraya. Neyi yapacaktım, neyi yapmayacaktım, demedin.

*
Bekir Emmi, sen çupra sever misin?

Mübarek kardeşim, benim karada yaşadığıma bakıp deniz görmediğimi söylemek istiyorsan söyle ama orkinos yakaladığımız tekne gezintilerini anlatmam yeterli olur sana herhal. Aldın mı dersini efendi?

Bekir Emmi sen beni çelmeye almada bir numarasın. Şuradaki gazetede gördün Çanakkele’de orkinos yakalayan tekneciyi. Oradan atladın üstüne haberin.

Bırak şimdi çelmeyi de sen kurguna dön.

Latest posts by Recep Şükrü Güngör (see all)

  • Ses - 5 Ekim 2017

Bu yazı yorumlara kapalı.