"Enter"a basıp içeriğe geçin

Ses

Lacivertin en sert tonundaki parkasının yakalarını kaldırarak, kafasını vücuduna yapıştırdı. Burnunu soğuktan kurtarmıştı belki ama kulakları neredeyse saçaktan sarkan buzlar gibi kırılıp eline geliverecekti. “İstanbul soğuğunun da hiç insafı yok.” diye geçirdi içinden. Sol göğsünde duyduğu belli belirsiz sıcaklık haricinde, vücudunun tamamı üşüyordu.
Sakin adımlarla yürüdüğü İstiklal Caddesi’nde, bu soğuğa inat, yalnız değildi. Kafasını kaldırmadan, göz ucuyla insanların yüzlerine bakmaya çalışıyordu. Kendisi gibi tek başına yürüyenler, çiftler, keyifli kıkırtılarla sigaralarını içen ve bir an önce içeri kaçmak için can atan kafe çalışanları, Alman Lisesi’nin yeni dağılmış öğrencileri, turistler ve tabi gizleyemedikleri özgüvenleriyle sivil polisler. Uzun saçları ve kırmızı yuvarlak gözlükleriyle orta yaşlı bir müzisyenin çaldığını santura, genç bir kız Arap gırtlağıyla söylediği şarkılarla eşlik ediyordu. Unkapanı ve vefa sırtlarından batarken güneş, sanki bir diğeri Beşiktaş’tan doğarak caddeyi aydınlatmaya devam ediyordu. Bu caddede yürümeyi seviyordu. Çok bunaldığı günler saatlerce Taksim Meydanı’ndan Tünele gidip geldiği olmuştu. Beyoğlu Çikolatasının ağzında gevelediği son kırıntılarını, âdeti olduğu üzere, yutmamaya ve çikolatanın tadını son zerresine kadar duymaya çalışıyordu.
Beyoğlu Han’ı geçip Galatasaray Lisesinin önünden sola döndü. Yeni Çarşı caddesini takip ederek Karaköy’e inmek istiyordu. Caddeye attığı daha ikinci adımında durakladı. Birkaç saniyelik kararsızlık sonrası, arkasında bıraktığı İstiklal Caddesi’nden geçen tramvayın beklemediği zil sesiyle gayri ihtiyari irkildi. Lakin irkilmesine sebep olan tek şey zil sesi değildi. Gözkapakları son raddesine kadar açılmış, ensesinden başlayan üşüme ve soğuk ter hızla ayaklarına kadar inmişti. İşte, epey gerisinde Feshane, ilerde Eyüp Camii’nin yeşillikler arasından kendisini selamlayan minaresi. Bir iki dakika kımıldayamadan bekledi. Sol göğsündeki sıcaklık artık iyiden iyiye kendisini hissettirmeye başlıyordu. Parkasının cep astarına, düşmemek için ipe sarılır gibi yapışan sağ eli, kıvamlı ve hayli sıcak bir şekilde terliyordu. Kendini sakinleştirmek ister gibi “Eyüp bu kadar yakın mıydı?” diye mırıldandı. Birden, arkasından geldiğini hissettiği tok, ağlamaklı ve tanıdık bir erkek sesi duydu; “Necati abi!!!” Adını bağıran sese dönüp bakmak istedi, ama Eyüp Cami’nin minaresinden yükselen ezan sesi çok da lüzumlu olmayan bu isteğini bastırdı.
Ne yaşadığını anlayamamıştı. Ani bir kararla ve seri adımlarla camiye doğru yürümeye başladı. Caminin açık şadırvanına hızlıca ulaşarak abdest aldı. Yanındaki oturaktan kalkan ve mavi şeritli bez mendiliyle yüzünü silen yaşlı amcaya “Hayrını gör amcacım.” dedi. Yaşlı adam cevap vermedi. Biraz garipsedi. Pantolonunun arka cebinden çektiği işlemeli beyaz takkesini kafasına takarken bir yandan da gelişigüzel ayakkabılarını çıkardı. Cemaatin huzurunu bozmamak için parmaklarının ucuyla koşarak namaza durdu. Bu camide çok defa teravih kılmış, Eyüp Karakolunda görev yaptığı dönemde de gece nöbetlerini genellikle bu camide sabah namazıyla bitirmişti. Ama nedendir bilinmez, alnını caminin meşinleşmiş ama mis gibi kokan halılarına değdirmek ve ahşap kitaplıklardan gelen o davetkâr kokuyu teneffüs etmek bu defa ayrı bir haz veriyordu. Son rekâtın secdesinde halının tatlı sertliği kayboldu ve mekânın kokusu birden değişti. Bu koku… Bozkır koyunun kesif ama mağrur kokusu. Çok derin çekildiğinde uyuşturucu etkisi yapan şeker pancarı posasının o fena kokusu. Ve camiye geliyor olmanın verdiği ciddiyetle hepsinin üstüne cömertçe serpilmiş hacı misi kokusu. Secdeden kalkmadan önce, sanki boğazına demirden bir bilye takılmış gibi acıyla yutkundu. “Köyümün kokusu bu.” dedi içinden.
Kafasını kaldırdı, yanılmıyordu. Kıble yönünde, beceriksiz olduğu belli bir nakkaş kalfasının hızlı ve özensiz süslediği, yeşili ağır basan, buzlu camlı plastik pencereleriyle köy camisinin duvarı duruyordu. “Rüyada mıyım?” dedi selam vermeyi beklemeden. Sağına soluna baktı. On yedi yaşına kadar yaşadığı köyünün camisini hiç bu kadar kalabalık görmemişti.
Sol göğsündeki acı ve sızı o kadar artmıştı ki, parkasının ve elbiselerinin bütün ağırlığına rağmen soyunup yarasına bakmak istedi. Üstelik şimdi, önceleri de tecrübe ettiği ılık bir ıslaklık yavaşça karnının üzerine, oradan da bacaklarına doğru yayılıyordu. Daha bakmaya yeltenemeden aynı sesi tekrar duydu; “Necati aabi!!!”.
Polis olmanın verdiği çeviklikle bir çırpıda ayağa kalktı. Ses, caminin cümle kapısı yönünden geliyordu. Koşar adımdan hızlı, kapıya yöneldi. “Aman Allahım!” dedi dehşetle. Caminin önünde, ellerinde bayraklarla kadınlı erkekli büyük bir kalabalık, öfkeyle karışık üzüntüyle ve kusursuz bir ritimle aynı yöne doğru ilerliyordu. Kalabalığın içinde ikinci defa duyduğu sesin sahibini aradı. Ne mümkün!
En öndekinin önüne geçmek ister gibi hızlıca kalabalığın arasına daldı. Elleriyle insanları ayıra ayıra ilerledi. Kalabalık evine doğru yürüyordu. Kafasını kaldırıp ileriye baktığında, öndekilerin kendi evinin hizasında biriktiğini gördü. Tanıdık birini görüp neler olduğunu sormak için biraz tedirginlik biraz da aceleyle sağa sola bakındı. Üç veya dördüncü denemesinde gördüğü manzarayla taş kesildi. Kalbi vücudunda değil sanki boğazında atıyordu. Ellerinin titremesi öyle bir hal almıştı ki değil bir şeyi tutup kaldırmak, ‘havada yuvarlak çiz’ deseler parmakları başladığı noktayı bulamayacaktı. Eşi sekiz yaşındaki oğlunu kucağında, evinin avlusunu yoldan ayıran briket duvarın dibinde ağlıyordu. Oğlunun üzerinde, dayısının aldığı koyu lacivert şapkalı polis kıyafeti. Evinin ikinci kat balkonundan sarkan, daha kat çizgileri kaybolmamış büyük bir Türk bayrağı. Dizleri titremeye başladı. Midesi bulandı. Vücudundaki tüm kanın ağzına hücum ettiğine emindi ama kusamıyordu. Gözü karardı. Kendini kollamaya fırsat bulamadan yere yığıldı.
– Necati abi!!! Abi, aç gözünü ne olur!!!
Gözünü araladığında sesin sahibini hatırladı. Şubeye yeni gelen, akademiden yeni mezun Sivaslı polis. “Salih miydi ismi? Yok yok, Salim. Ne önemi var ki artık? Benim ismimin ne önemi var? Saç rengimin, evimin pencerelerinin, gönlümü kaptırdığım siyahla beyazın, öcümü alamayacağım düşmanımın ne önemi var? Sahi, neyin önemi var ölürken?”
– Amirim, saldırıya uğradık.
– …
– Hayır, bende bir şey yok amirim. Necati Komiserimi vurdular göğsünden.
Cızırtıdan tam olarak ne denildiği duyulmuyordu fakat telsizin diğer ucundan hayli galiz küfürlerin savrulduğu, kısa ve sert talimatlar verildiğini anlaşılabiliyordu.
– Abi, kurban olayım, Necati abi!!!
Genç ekip arkadaşının hıçkırıkları içini acıtıyor fakat onu teselli edecek gücü kendinde bulamıyordu. Yüzüne düşen ılık damlacıkların gözyaşı olduğunu anlamakta zorlanmadı. Kaç yaşındaydı, otuz sekiz mi? Bu kadar yıl sonra gözyaşının sıcaklığını yeni öğrenmişti.
Sonsuza dek sarmaş dolaş kalacak gözkapakları yavaşça kısılırken, ışık, ilk dönem Yeşilçam filmlerinin son sahneleri gibi perdenin kenarlarından ortaya doğru toplanıyor, tanıdığı ve tanımadığı tüm sesler ahşap bir duvarın ardından uğultu şeklinde kulaklarına doluyordu.
– Nasıl bilirdiniz?
– İyi bilirdik!
– Hakkınızı helal eder misiniz?
– Helal olsun!
Hocanın sorularına cemaatin verdiği karşılık adeta göğü inletiyor, gücünü yüreklerden alan yoğun ses dalgaları sanki dünyayı bir ucundan bir ucuna dolaşarak yine aynı caminin avlusunda toplanıyordu.
“Ya benden yana?” diye mırıldandı, devamını getirmedi.
Sesini sadece kendisinin duyduğunun farkındaydı. Enteresan bir şekilde korkmuyordu. Günü gelinceye kadar kendisini ağırlayacak bu küçük oda, sırtına batan ufak taş parçacıkları dışında, ruhuna inanılmaz bir sükûnet veriyordu. Muhtemelen meşe ağacından mamul dokuz adet tahtanın üzerine, sevdiklerinin birbirleriyle yarışarak attıkları kum taneleri, ekip arabasının içinde yakalandığı dolu sağanağını hatırlatıyordu. Üst kattan gelir gibi duyduğu ayak takırtıları topluca uzaklaşınca en iyi tanıdığı, ince, latif ve ağlamaklı o güzel iki sesi son bir defa daha duydu;
“Necati!!!”
“Baba!!!”

Latest posts by Mustafa Selman Çaltepe (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.