"Enter"a basıp içeriğe geçin

Son Bisküvi

Her dem tazeliğini koruyan bir ‘hamur’a şiir şerbeti dökülerek yapılmış öyküler…
Şiir ve öyküleri; Yedi İklim, İstanbul Bir Nokta, Temmuz, Mağaradakiler, Temrin, Hayal Bilgisi, Ayna ve İnsan, Barbar ve Dergâh gibi dergilerde yayımlanan Ercan Ata, 1993’te Cahit Zarifoğlu Şiir Birinciliği, 1995’te (Altın Koza Film Festivali’nde şiir dalında) Altın Koza-Dadaloğlu Özel Ödüllerini aldı. Atlılar Dergisi tarafından -şiir dalında- en iyiler arasında gösterildi. 2015 yılında şiirlerini ‘Ten ve Gölge’ başlığı altında okuyucularla buluşturan yazar, bu sefer öyküleriyle okuyucunun karşısına çıkıyor.
“Ercan Ata; modern insanın açmazlarını, sıkıntılarını, yalnızlığını, bunalımlarını, kırılganlığını, çepeçevre kuşatılmışlığını ve daha da önemlisi umutlarını gündelik olayların şaşırtıcı anlamları üzerinden gösterirken, insanın kendinde aramadığı hiçbir yolun ona çıkış sağlayamayacağının da altını çiziyor.” (Tanıtım Bülteninden)
Kitap; 6 bölüm, 26 öykü ve 110 sayfadan oluşmakta. Bir şiir, öyküye dönüşmez ancak, bir öykü, şiire dönüşebiliyorsa iyidir o, diye bilindik bir saptama var edebiyatta. “Daima şair ol, düzyazıda bile” der Baudelaire. Bu kitaptaki cümlelerin kayda değer bir kısmı nazım formunda dizilirse, şiir olur handiyse. Diğer bir tabirle, üstüne ‘şiir şerbeti’ dökülmüş öykülerdir bunlar.
“… Oysa yaz bahçelerinin en latifinde, dingin bir kameriyenin altında güzellik uykusundasın sen. Hayatın haz dolu kadehini yudumluyorsun. En güzel düşler gönül bahçende demleniyor. Güzelliğinin rayihası yayılıyor bedeninden. Gençliğin iksiri gözlerinden ışıyor.” ‘Dışarı Çıkmayacağım’ başlıklı öyküdeki bu alıntı şiirselliğe örnek olarak verilebilir.
Bilinç akışı tekniğinden faydalanılmış büyük oranda. Buna bağlı olarak, öykülerde temel bir durum veya olay örgüsü yok; geriye dönüşler ve atıflarla, iç konuşmalarla, hayal ve hatıralarla ilerliyorlar. Akıp giden hayatın dönemeç ve kıvrımlarında yer alan detaylara mercek tutulmuş. Modern zamanlarda unutulmuş veya geri plana itilmiş değerlere yazıda can ve nefes vermeye çalışıyor, yaşamın bazı ayrıntılarını kayda almak suretiyle onları unutulmaktan kurtarmaya çalışıyor yazar kendince, kendi meşrebince. Türkiye’de doksanların sonu ile ikibinlerin başına tekabül eden zaman kesitini, yazarın yaşamöyküsü dolayımında, belli bazı olaylar, durumlar, davranış kalıpları, obje ve simgeler üzerinden okuma imkânı da veriyor bu öyküler. Ana izlekte ve fonda aşk var. Dokunaklı ve kırılgan bir aşkın eşlik ettiği öykülerde, her seferinde, geçici olanın içinden hiç eskimeyene, süfli olanın yanından kıymetli olana doğru bir yönelim tebellür etmektedir. Her şiir belli bir yaşı bekler, denir; bu saptamanın, öyküler için de geçerli kılınması yanlış olmaz zannımca. Yaşamın tanıklığıdır bu öyküler bir yerde, onun hâsılasıdır denebilir.
Şiirle belli bir akrabalık bağı olduğu gözlenen bu öykülerle deneme arasında da ince bir hat mevcut. Şairler melankolik ve içe kapanık olur genellikle, bu öykülerde vakıa ve aksiyondan çok iç konuşmaların geniş yer tutuyor olmasının temel nedeni de budur, diye düşünüyorum.
Ercan Ata’nın; Şair İsmet Özel’i ve Şair Sezai Karakoç’u sevdiğini biliyoruz. Şair İsmet Özel’in son dönemine ve Şair Sezai Karakoç’un da lirizm dozu yüksek ilk dönemine yakın duruyor onun lirizm anlayışı da. Buna bağlı olarak, yer yer, adı geçen şairleri hatırlatan imgeler ışıyor öykülerin satır aralarında. Keza; N. Fazıl, F. Kafka, V. Woolf, F. Dostoyevski vb. ediplere göz kırpmalar sezinlenmekte. Yanı sıra, diğer bazı yazar, şair, ses sanatçısı vd. insanların da ismini geçiriyor öykülerinde.
2014 tarihini taşıyan ‘Yara’ başlıklı son öykü hariç, diğerleri 1997-2004 tarih aralığında kaleme alınmış. Yazar, bunları niçin on yıl önce iki kapak arasına alıp kitap yapmadı, şeklinde bir soru geliyor akla. Lakin bu durumu, onları belli bir demlenme süreç ve süzgecinden geçirmek istemesinin yanı sıra, bu konudaki titizliğine ve minimal tutumuna bağlamak da mümkün. Öyküleri okuyup bitirince, bir ‘şiir işçisi’ olarak ben de öykü yazmaya gönül düşürmedim değil açıkçası. Şiir; imge, simge, metafor ve çağrışımlarla kotarıldığından aslında en kapalı edebi türdür denebilir. Yazar, bazen açık davranmak suretiyle içini dökmek isteyebilir, buna ihtiyaç duyabilir pekâlâ. Şairlerin belli bir süre sonra başka alanlarda da kalem oynatmasının -birçok saikin yanında- temel nedenlerinden biri de budur kanımca.
Şiir için -tabir caizse- kuma kabul etmez, kıskançtır denir. Bu bir evhamdır ve sanırım çok sayıda yazarda da mevcuttur. Oysa edebiyatın diğer şubelerinde de kalem sınamak ve bilemek şiire çok şey katar diye düşünüyorum.
Son Bisküvi’deki öyküler sonraki tarihlere doğru kanatlanıyor adeta. Sözgelimi, 2014 tarihini taşıyan ‘Yara’ başlıklı öykü bu kanaatimizi kuvvetlendirircesine insanda kendini tekrar tekrar okutma isteği doğurmakta. ‘Aşk’ın sembolü haline gelmiş tarihi kişilik ve karakter isimlerinin arz-ı endam ettiği, şiirle öykünün harmanlandığı, yazarın ‘Ten ve Gölge’ şiir kitabından dizelerin de serpiştirildiği bahse konu öykü, ‘son sözler…’ alt başlığıyla ‘şimdilik veda’ niyetine kaleme alınmış. Temennim odur ki, Ercan Ata’nın seçkin kaleminden daha çok öykü ve şiir okuma imkânına kavuşuruz.

Son Bisküvi, Ötüken Yayınları, 110 sayfa, Kasım 2016.

Latest posts by Tunay Özer (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.