"Enter"a basıp içeriğe geçin

Söz Uçuran, Kanatlandıran Akış

Sözü uçuran kenarı iğne oyalı, yumuşak dokulu kumaş hafifliğinde kanatlandıran, Yemenli bir cembiye ustasının sedef kakma sapı yaparken ki incelik ayarı hassasiyetiyle saniye ayarı yapılan cep saati ile sırt sırta destekli nohut taneleri yakınlığında. Kaybolan sevgililerin günlük tutma telaşının olağanüstü desenli tavus kuşu tüyü renkliliği ve güzelliği ayarında ses veren çığlığı, sade kara, kuru kalem çalışması yazarının imla zenginliğine gark olmuş koyu metinleri. Göğün maviliğinden denizin geniş yüzeyine yaslanmış renk tonları farklı desenlerde oluşan hafif dalga köpüğü kıvamında ne koyu ne açık ten rengi, süt ilaveli kahve köpüğünün kabaran heyecanında saklı, kabacık sayısındaki seviye seyrinde hava ile teması çoğaldıkça gözle görülür saydamlık, sükûnet yüklü gök sessizliğinde.

Bilmemne kuşu ile düet yapan sesle yakınlık taşıyan yazı çeşidinin zarif benzersizliğini notlandırma çabasının onurlu yarışmasına tanıklık eden, kelime kethüdası kağıt ve mürekkep yan yanalığının, seher vaktinde buluşma güzelliği, güneş huzmelerinin her gün tekrarlanan gölge oyunu çerçevesinde, ortaya eli ayağı düzgün bir metin çıkarma telaşının yerini som saf, tertemiz satıh ile yan yana yürüyüşünü bir sabah bir başka sabah bir öğle bir akşam buluşmaları -gölge ile sahibinin – ilginç bir o kadar tuhaf ve dalgalı ilişkisi bağlamında alt üst oluş, her dem yeniden yinelenen yenilmeye doymak değil de, gözü tok edalı, nazlı, göz kamaştıran erbabı, alabildiğine âlicenap ve geniş gönülleri şaşkın filika… göz alabildiğince denizin geniş yüzeyine yayılmış, uzaktan birer kanca gibi gözüken sersem sepelek sallanan, bir yere de gitmek gibi bir derdi olmayan, sarkaç misali salım salım sallanan deniz noktacıkları.

Albert Camüs’nün kendi ülkesi saydığı, aslının farklılığını bilmemize rağmen böyle kabul edişe reddiye yazacak değiliz ya deyip, şartların getirip dayattığı, kendilerini böyle bir durumun oluşumuna götüren, yine kendi iç dünyalarını, iç hallerini de kapsayan sebepleri ortadan kaldırmanın gereğine vurgu yapma mecburiyeti hasıl olmakta burada, hiç kuşkusuz.

Yine ayrı bir husus olarak; insan ve birey kalitesi daha doğrusu kalitesizliği konusunda bir ara kesit de ilave etmekte fayda var kanaatindeyim ki; kendi menfaatini kamu menfaatine değişen kıt -az bile demedim – us sahibi ya da diğer bir ifade ile us’suz buna karşın çok ve fazlasıyla şişkin egolu, insan müsveddesi, renk karmaşığı, bir ton lafın gelişi güzel, bilmemne adla anılan… avantaj meraklısı yoğun ve yığın oldukça ki hep olacak bir güruh evet güruh ki mebzul miktarda konuş konuş yetmez ve bitmez cinsinden hem de belirlemesini yaptıktan sonra.

Bunca olumsuzluk içinde arada imalat harikası, Tanrı vergisi. Vergilius’un ölümü’nü bile içer gibi, yer gibi okumaktan geri durmayan, kitle ayrıksıl, parıltılı tane tane çivi çakımı cümle yazarı genç er ya da yine o meşhur arabî ifade ile kadını ve erkeği belli eden müennes ya da müzekker kişiler… şaka şaka.

Kendini olabildiğince gizleyen/gizlenen, güzel, eski/meyen kelime ile ‘mestûr’ işler yapan nadide insan misali. Olacak elbet her dönem her birinden nisbetler değişse de dermiş Hasan Nevres Bey. Bir ince, temiz tertemiz bir çizgi hep var olacak, dünya durdukça… ıssız dağ esintili, uç veren tomurcuk heyecanlı, gelincik kırmızılı, mavi gök altında baharlar tablosu ya da lapa lapa kar altında beraber yürünecek, imrenilecek dostluklar oluşturulacak bir göz değmemiş, gerçeküstü yeryüzü tablosu. Kadınıyla erkeğiyle seyrü temaşa edecek. Lapa lapa yağmış, yolu bağı, dağı kaplamış karda ilk yürüyen olmak da ayrı bir keyiftir hani.

Muhayyile, muhayyile ! ‘o da ne’ mi?, bir gram hayalin kalmamış senin arkadaş bir gram. Son umut son umut Usta. Somut mu, somut ne yapayım pek soyuttan anladığın yok, kargadan başka kuş da tanımıyorsun ki. Karga kafalı tip bunlar ne yazık ki kargaya hakaret olmaz umarım. Kemirile kemirile bir yeri kalmamış İNSANCIK…

Ne bu böyle hemen her değeri bol keseden harcama, bir mirasyedi gibi davranıyor olmak, onca güzellik Tanrı vergisi onca nimete karşılık nankörlük… o yüce makamın bunları karşılıksız bahşetmiş olmasını sanki mecburmuş gibi değerlendirmek ne kötü ya huu… evet hu, anasırı erbaa var bir de hepimiz biraz biliriz dört unsur yani; hava, ateş, toprak, su. Hayat belli belirsiz iç içe, içten içe tadımlık ve seyirlik bir de ‘yaşamlık’ olsa mı derim. Her yanda heyhat heyetler heyetler bir yanda hakikatler, bir yanda yalanlar Alev hanım (Alatlı) gibi ‘’mış gibi’’ yapmalar var ya aman. Onca sesi alıp boca etmek bizzat kendi eli ile hazırladığı baharat karışımını sabah çorbasının buharları arasında Marmara denizine açılmış balıkçı kayıkları güzelliği ile boca ederek yazıya katılan usta Nuri Pakdil’den ödünç alınmış kelimeler eşliğinde. Bir veli nimet olarak, Hak’dan hayırlısının selameti ile uzun ömürler lütfu dileği ile…

Küçük ve kıyı köşe hikayelerden bir hayat çıkarmak elbet iddialı bir iş olsa gerek de ayyuka çıkan kocaman birer şehir efsanesi içinde yerini bulacak olan, bir gün işe yarar bir duruma geçme çabasıyla, yine taze sabah simitlerinin nedense – susamından mı, hamurundan mı – bir türlü eski tadı vermeyen tat kuraklığı serüveninde, yağan kar altında kalan ufak tefek yiyeceklerden de mahrum dinamik sıçrayışlarıyla seçeler, ağır endamlı güvercinler, sokağa/ sokakta kalanlara sahip çıkma çerçevesinde her birine gereken ilgi ve ihtimam elbet gösterilmeli değil mi, insanlık namına, insanlık adına. ’Nerde insan’, nerde ‘insanlık’ demek de pek işe yaramıyor klasik bir replik olmaktan öte. Zira insanın kendi değeri ya da insana verilen değer ne ki… Sahicisi kalmayan tabeladan ibaret, adı var kendi yok durumlar hem ne durumlar… tabela demişken bir göz ucu bakımı ile mâhir ve itina ile ve bir ahenk içinde aman bir vurgusu bile yanlış olmasın ezikliği peşinde okuma uğraşı ki şimdi adlarını anmaktan imtina ettiğim oncası, adı bizden kendisi itik, evet itik ve yitik koca koca caddelerimiz, miz muz… yaban, yalan kıytırık seslendirmek bile zor haller içerik, dışarık (!) öztürk öztürk/çelemeler. ‘’Dışalım kafalar’’ var bir de N.P.in Otel Gören Defterlerin birincisinde’ Çarpışan sesler’de yani…’’yerli gövdelerin üstünde’’ buradan yersiz gövdelerin yanında bir de yersiz gövdelerden bahsedebilir miyiz acaba?

Yan yana dizip denize dökülmüş kayık salını kullanıp adalara atlayalım bir de ne göreceğiz bakalım… basa basa tepelerine hani antifiravunist, antifiravunist hem… ve hepimiz demeli değil miyiz hem de önemli ayrıntısı ile Türkiye özeli ilavesi ki asıl anlaşılması gereken inatla ve inançla ve devrimci bir bilinçle, keçi inadı gibi basit bir inattan çok öte tam bir insan gibi. İnancıyla yiğitçe, onurla…

Kağıt, şişe işe yarar ne varsa kurtaran, çöp ayrımı nedir bilmeyen halkımız insanına her sokak ve caddede şişkin teliz torbalarıyla, şişkin egolara karşı gece yarılarına dek yollara düşmüş kardeşler, kadın, kız, kızan guraba, yüzleri nemli çocuklar. Katışıksız insan az mı kaldı, çok mu az ne ki hep var ve dünya durdukça olacak inşallah. Sade samimi, ‘içi dışı bir insan’ diyor ya sevgili saygı değer Usta, düpedüz katışıksız hiç yok denemeyecek kadar da olsa var, şükür.

Ömür, hayat, vakit, zaman, süre… verili ne varsa aslında veren O değil mi, ne yani burada başka ne denir ki O işte. Görüntü şu olur bu olur ama iş dönüp dolaşır ona varır. Kendisi için ‘’Derin suların dalgıcı’’ nitelemesi yine saygıdeğer usta Nuri Pakdil’e ait olan Şeyhü’l Ekber Muhiddin-i Arabi ve yine Limni de medfun Niyazi Mısri ve Hallacı Mansur Hz.’leri ne yalan ne de yanlış söylediler; nereye baksan, nereye dönsen bal gibi O. Başka bir şey var demek bile na mümkünken dedikleri durum. Adını sanını değil esas durumun kendisi idi bahis konusu olan. ‘Hak’tan başka ne var ki’.

Benzetmeler de ayrı bir bahis, benzer benzemez fark etmez ama ifadeden geri durmayız. Pazarlanan Kavundur; bal baal der nidalarında satıcısı. Bir de bal kabağı var tabi o ayrı da, çeşit çeşit ballar da; kekik balı, kestane balı, çam balı, çiçek balı, ardıç balı, belki daha vardır ama bir de narenciye balı varmış neyse benzetmeden nereye vardık. Benzet benzeme var bir de o da ayrı bir durum ve ciddi bir konu tabi. Yolculukla alınan yol boyu neler neler oluyor görülme aşamasının bir noktasında nokta nokta notlardan oluşan bir demet. Yüksek hızla giden trenin penceresine yansıyan anlık görüntü, vızır vızır geçen hayat. Bir var bir yok işte.

Latest posts by Necmeddin Atlıhan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.