"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sözleri…

Yazmanın, en güçlü direniş olduğunu söylemenin bir tür klişe olduğu günlerden geçiyorsak dünya çok değişmiş demektir. Söz, ağırlığını yitirmiş; anlamını kaybetmiştir. Kimi zaman sokak aralarında kelimelerden barikat kuran kimi zaman meydanlarda sözcükleri bir mavzer gibi kullanan üstelik tüm bunları yaparken yüzünü saklama gereği duymayan cesur adamlar yok artık demektir.

Adem’in; kendisine üflenen ruhla, öğretilen kelimelerin bir bileşkesi olduğunu söylemenin varoluşsal bir heyecan ve ürperti yaratmadığı günlerden geçiyorsak insanlar çok değişmiş olmalı. Onlar Adem’in hamuruyla değil çamuruyla ilgileniyorlar demektir. Hamur yoğurur insanı oysa çamur kirletir. Artık kirli sokaklarından mı geçiliyor dünyanın?

Yazının yüreklerimizi teskin etmediği, kalbimize su serpmediği günlerden geçiyorsak çok fazla değişmiş demektir her şey.  Belki artık gülümsemeyi de unutmuştur insanlar. Burası, insan(lığ)ın bittiği yer aslında. O zaman ceplerimizin şişkinliği ile övünmekte bir sakınca kalmamıştır. Menkullerin ve gayrı menkullerin kalabalığını kutsayabiliriz artık. Yazı etkisini kaybederse kalabalıkta kaybolmak bir yazgı haline gelir. Övünelim o zaman kendi kalabalığımızla: El hakümüt tekasür… 

… Kabirlerimizi ziyaret etmeseydik bu kadar bozulmaz mıydı her şey? Başkalarının gözlerinin gözlerinin içine bakarken eşlerinden nefret eden adamlar türemez miydi yoksa? Neyi kaybettik? Hangi bilgiyi? Levh neresidir, Mahfuz neresi?

Zihnimizi ve kalbimizi besleyen anlamın büyük dünyasını bırakıp bir gün gübreye dönüşecek olan gövdemize yer açmak için kendimizi helak etmenin bir erdem olduğu çağlara erdik. Hızlı besleniyoruz: ayaküstü. Aldığımız kilolar, sahip olduğumuz kelimelerden fazla. Hepsi de ayaküstü.

Ayaküstü doğuruyor anneler; ayaküstü doğuyor çocuklarımız, ayaküstü büyüyorlar. Ayaküstü aşık oluyor, ayaküstü ayrılıyorlar. Her şeyleri ayaküstü; her şeyleri obez. Kendi çağlarının hastalıkları gibi çocuklarımız.

Satın alınabilen şeylerin hak edildiğinin düşünüldüğü zamanlar bunlar. Hastalıklarımızı kendi ellerimizle satın alıyor, iyileşmek için ilaçlara ödeme yapıyoruz. Gerektiğinde ölümü bile satın alabilecek bir güce sahip olmakla övünmemizde bir sakınca görmüyoruz.  Ölüm, satın alınabilen bir şeydir çünkü bizde. Reytingi yüksek ölümler bunlar: prime time…  Ölümlerden magazin üretip paraya tahvil edebilme gücümüz de oldukça yüksek. Ceplerimiz büyüdükçe küçülüyor kalbimiz.

İnancımız da bir tür alışveriştir bizde. Az bir fiyata değil, büyük paralara pazarlıyoruz inancımızı. Pop yıldızları gibi din adamlarımız. Laf kalabalıklarını, görkemli kalabalıklarla alkışlıyoruz. Alkışlıyoruz, ellerimiz kızarıyor; bir ay kadar sürüyor kızarıklığı / Ramazan kadar. Dualarımız doyurmuyor ruhumuzu; iftarını bekliyor ruhlarımız, gelmeyen / gelmeyecek gibi olan iftarını (ümit kesilmez gerçi Allah’tan).

Aslına benzemiyor yaptığımız hiçbir şey. Fotokopi makinasında çoğaltılmış gibi. Günahlarımız, günah gibi değil; tövbemiz, tövbe gibi… Günah hangi sözcüklerle işlenirdi adam gibi, tövbe hangi sahih kelimelere yaslardı sırtını unutmuş gibi…

Böyle bir çağda yaşıyoruz işte. Antidepresanlar çağı… Çok fazla “çiğ çağ”.

Topraktan geldik, toprağı zehirliyoruz; kelimelerdi bizi insaniyete terfi ettiren, kelimeleri zehirliyoruz. Kıvamını yitirdik yaşamanın. Kıvam, zehirlenmiş bir sözcük artık bizde.

O halde en geniş anlamıyla var oluşumuzu tehdit eden iktidar aygıtlarının dönüştürücü gücüne direnirken edebiyat bizim yıkılmaz kalemiz olacaktır. Çare burada. Bu günün sorunlarına çözüm bulacak olanlar kelimenin asli kökenini gözden ve yürekten kaçırmayacak olan namuslu aydınlarımız olacaktır. Yarına söz bırakacak olanlar onlar… Günün aldatıcı alkışlarını iplemeden elleri ceplerinde evrensel ıslıklarını çalan adamlar onlar… Türküleri, ilahi gibi. Otururken, kalkarken, uzanırken, yürürken, okurken, çatışırken anılması gerekeni anarlar hep. “attığında sen atmıyordun” gibi sözleri.

 

Sözleri, sadra şifa.

Sözleri, çağın hastalıklarına sürülen ecza.

Sözleri, karanlık adamların suratına atılan ateş topları.

Sözleri, kalemle öğretilmiş insana.

Sözleri levh, sözleri mahfuz aynası.

 

Sözleri:

“İnsan, seni savunuyorum; sana karşı.”

Latest posts by Sıddık Ertaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.