"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sunağın Kurbanları

Olması gerektiği gibi oluyordu her şey. Korkmalı mıydım bilmiyorum. Sonunu bilmek ve buna karşı koyamamak tarifi olmayan bir duyguydu. O nasırlı ellerin üzerimde nasıl gezindiğini, ıslak ağızlarının nasıl tadıma vardığını anlatacak kelimeyi hâlâ öğrenememişken tek bildiğim ya bu ateşle yanmalı ya da çıkarıp yüreğimi damla damla eritmeliydim bu masada.

Derin bir uykunun içindeyken ilk defa duymuştum acının sesini. Kalabalık çığlıklar eşliğinde büyüdüğümüz topraklardan zorla koparılmıştık. Bizden güçlüydüler, direnme şansımız bile yoktu. Korku dolu gözlerle etrafa bakınıyorduk. Ne olduğunu kimse anlamamıştı. Eski püskü kıyafetleri; iri burunlu, somurtkan, çirkin suratları; ağızlarından akan sulu salyalarıyla onlar da bize doğru bakıyorlardı. Korkudan birbirimize daha sıkı tutunuyorduk. Fark etmiş olacaklar ki çok geçmeden çirkin elleriyle saçlarımızdan kavrayıp bizi birbirimizden ayırmışlardı. Her birimiz farklı yerlere savrulmuştuk. Birçoğumuz da aldığı darbelerden dolayı yaralanmıştı. Kızgındık. Kimdi bunlar ve bizden ne istiyorlardı? Bu işkence ne zaman sona erecekti?

 Ailelerimizi paramparça etmiş, evlerimizi köstebek yuvalarına dönüştürmüş ve bizleri tutsak hale getirmişlerdi.  Hepimiz gruplara ayırılmış, karga tulumba arabalara atılmıştık. Artık yaşadığımız bereketli topraklar yerine buzdan tabutlar içindeydik sanki. Hepimiz için planları farklı olmuştu. Kimimizi karanlık odalara, kimimizi de evlerinin tezgâhına yığdılar. Ve ben ne yapmak istediklerini anlamamıştım o zaman. Şimdi anlıyorum, bu günü hiç unutmayacağım artık, eminim. O nasırlı çirkin elin kemikli parmakları arasında, duygularımızı sakladığımız oyuklarımızın toprak kokusu, soğuk suya karışan gözyaşlarımızla sonsuzluğa süzülüyordu.  Bu işkence bitmemişti, dahası da vardı. Gözüm sularda kıpırdayan bir ışık yansımasına takıldı. Ateşin coşturduğu suyun içinde hayatla ölüm birbirine değiyordu. Hiç susmayacak sandığım korkularım artık susmuştu. Donuk ama tatminkâr bir sesle doğru pozisyonu buluncaya kadar kazanın dibine çarpa çarpa indik. Kısa bir baygınlıktan çıkar gibi o ışığın içinden çıktığımda ateş ve suyla iyice arınmış bembeyaz giysilere bürünmüştük. Dişlerimizin arasından tüten buhar serinliğe bırakmıştı yerini. Son acı damlaları da akıp gittikten sonra aydınlık bir masanın üstüne bembeyaz giysilerle boylu boyunca uzattılar bizi, nazikçe ve incitmeden. Yalnız değildik. Yanımızda kahve eşliğinde, kırılgan, huzursuz, çirkin yüzleri ve yoksulluktan çatlayıp susmuş dudakları, üstümüzde gezinen, esmer, konuşan nasırlı elleri vardı.

Ve şimdi ağlamadığım kadar ağlıyorum ağızları patates kokanların arasında. Ben de artık onların gözünden bakıyorum hayata ve onlar gibi oynuyorum. Kanlarına karışıp, varlıklarında kayboluyorum. Biliyorum ki zehir de benim, panzehir de. Artık büyüdüğümü ve genişlediğimi hissedebiliyorum belleğinizin kıvrımlarında.

Zor olmasına rağmen unutturmuşlardı bize, toprak kokulu duygularımızı,  doğum günlerinde ezberlediğimiz patatesli şiirleri,  toprağın altında oynadığımız oyunları. Ta ki biri çıkıp patates kokan nefesleri hatırlatan bir resim yapıp gerçek varlığımızın yansımasıyla yüz yüze bırakana kadar.  Sabahın ilk ışıklarıyla uykumuzdan uyandırıp, kuşkularımızı ayaklandıran, sevgiyle yattığımız bir uykudan düşmanca uyandıranları unutmamız mümkün olabilir miydi? Unutmadı sunağın kurbanları ve şimdi gözleri dolaşıyor, bu kömür kokulu loş ahşap evde.

Latest posts by Güneş Sümer (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.