"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sünnet

Tepeler arasında kalan düzlüğe yerleşmiş küçük ve şirin bir köy… Köyü, kaza ile vilayete bağlayan şose göz alabildiğince uzanıyor. Kenarlarında taşlar arasından fırlayan dikenler, çiçekler, otlar boy gösteriyor. Hele hele papatyalar… Yol boyunca etrafta uzun uzadıya bezenmiş bitki tarlaları var. Buğday, arpa, mercimek, nohut, çavdar, patates… Yer yer ağaçlar ve çimenlikler… Köyün altından geçen ırmak… Irmağın üstünde uzunca, ayaklı bir köprü… Serin suyu ırmağa ulaşan bir dere… Irmak ve dere boyunca gökyüzüne kucak açan yemyeşil, mağrur ağaçlar dikkat çekiyor. Selvi, söğüt, kavak… Sükûnete alışık meyve ağaçları kendi aralarında ayrı bir grup oluşturmuşlar. Elma, erik, iğde, armut… Bahçelerde, bostanlarda özenle yetiştirilmiş patatesler, pancarlar, fasulyeler, soğanlar, patlıcanlar, biberler… Neşe saçan ayçiçekleri, mısırlar… Daha neler neler… Ağaç dallarına tüneyen kargalar, sığırcıklar, serçeler, kırlangıçlar… Irmak kenarlarında aheste dolaşan leylekler, köyün üzerinde takla atan güvercinler, kümeslerde tavuklar, hindiler, kazlar… Tarlalarda otlayan inekler, koyunlar, buzağılar, kuzular… Onlara eşlik eden emektar eşekler ve itaatkâr köpekler…    

Köyün ortasında camii, bir imam, üçü beşi geçmeyen ihtiyar cemaat… Şosenin üstündeki tepede mezarlık. Mezarlığın hemen altında okul, okulun karşısında lojmanı… Sınıfta talebeler, başlarında öğretmen… Şoseden geçen araçlar… Traktör, taksi, kamyonet… Zaman zaman yük kamyonları… İkindi vakti köy minibüsleri… Köyün içinde evler… Kapıların arkasında mutlu aileler… Ana, baba, nine, dede, çocuklar, gelinler…

Sünnetçinin civar köylerde dolaştığı çocukların kulaklarında yankılanmaya başlamıştı. Dağ yolundan adeta siyah bir gölge gibi görünecek olması onlar için kötü bir günün başlangıcı olacaktı. Çocukların ifadesiyle kara sünnetçi takım elbisesi, fötr şapkası, topuklu iskarpin ayakkabıları ve çantasıyla baştan aşağı siyah bir görüntüye sahipti. Gelmesi an meselesiydi, geldi gelecekti yani ki…

Çocukları günlerdir saran tedirginlik gittikçe artmıştı. Hepsinde de ne yapıp edip sünnet olmaktan kurtulmanın hesabı vardı. Kendilerince bunun en kolay yolu da sünnetçi gelince köyden kaçmak ve akşama kadar saklanmaktı. Geçen sene, ortasından dere geçen bostanlara kaçıp saklanan Haşim bu şekilde kurtulmuştu. Bu sene ise babası Mustafa tedbiri elden bırakmamış oğlunu yanından bir dakika olsun ayırmıyor ve kaçmaması için sürekli tembihlerde bulunuyordu. O da zaten kaçma düşüncesinde değildi. Hatta “Keşke kaçmasaydım, şimdi bu durumlara düşmezdim!” diyordu.

Ali, Batuhan ve Eren de o sene sünnet olacak çocuklar arasındaydılar. Ali ile Batuhan kardeş, Eren ise amcalarının oğluydu. Sabah erkenden kalkıp yemeklerini yedikten sonra evden çıktılar. Harmanda her zamanki oynadıkları yere geldiler. Batuhan en büyükleri olmasına rağmen en gözü açıkları Ali’ydi. Ali, Haşim gibi kaçarak sünnetten kurtulma fikrini ortaya atmıştı. Batuhan karşı çıksa da Eren destek verince karar vermişlerdi. Harmanda bekleyecekler, dağ yolunu gözleyecekler ve kara sünnetçinin karaltısını görünce ortasından dere geçen bostanlara doğru kaçıp saklanacaklardı.

Harmanda oyuna dalmışlardı ki Ali, iri mavi gözlerini bir kat daha açarak büyük bir telaşla “Kara sünnetçi geliyor, kaçın!” diye bağırdı ve koşmaya başladı. Peşinden de Batuhan ve Eren…

Koştular, koştular… Arkalarına bile bakmadan koştular… Nefes nefese kalmışlardı. Nihayet daha önceden belirledikleri yere geldiler ve saklandılar. Burası derenin içinde sel sularının aşındırmasıyla oluşmuş bir yerdi. Küçük bir mağarayı andırıyordu.

Sünnetçi hızlı adımlarla ilerleyerek köyün içine kadar geldi, doğruca muhtarın evine yöneldi. Muhtar kapının önünde onu bekliyordu. Selamlaştılar, içeri geçtiler. Biraz muhabbetten sonra sofraya oturdular. Muhtarın karısının hazırladığı birbirinden lezzetli yemekleri yediler. Çaylarını alıp kenara çekilmişlerdi ki muhtar elindeki listeyi uzattı. On iki çocuğun ismi vardı. En başta da Haşim’in ismi yazılıydı. Mustafa oğlunun ismini özellikle ilk sıraya yazdırmıştı. Nitekim geçen sene akşama kadar ortaya çıkmayınca sünnetçi de işini yapamadan köyden ayrılmıştı.

Muhtar’ın uzattığı listeyi alan sünnetçi şöyle bir göz gezdirdi, “Bu sene çok işimiz var!” dedi gülümseyerek. “Bir an önce başlayalım yoksa bugün bitiremeyiz!” diye ekledi ve ayağa kalktı. Evden çıktılar, Haşim’in evine doğru yöneldiler.

Mustafa, pencereden gelenleri görünce hızlı adımlarla dışarı çıktı. Onları kapının önünde karşıladı, birlikte içeri girdiler. Çocuk odanın bir köşesinde yüzü asık bir hâlde oturuyordu. Odanın kapısının gıcırtıyla açılmasıyla dışarıya doğru yönelecek oldu ki babası dünden kolundan tutmuştu. Yapacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Kendisini sünnetçinin insafsız ellerine çaresiz bir şekilde teslim etti. Ağlamalar, sızlanmalar arasında sünneti başarıyla gerçekleştirildi. Sünnetçi, gerekli ilaçları bıraktı, neler yapmaları gerektiğini anlattı ve muhtarla birlikte oradan ayrıldı.

Çocukların korku dolu bakışları arasında sırayla dört beş eve daha uğradılar. Güneş gökyüzünde epeyce bir yol almış ve vakit öğle olmuştu. Biraz dinlenecekler, öğleden sonra işlerine devam edeceklerdi.

Ali ve Batuhan’ın babası Ömer ile Eren’in babası Bayram sabahtan beri çocuklarını arıyorlardı. Köyün içinde bakmadıkları hiçbir yer kalmamıştı. Bulamayınca eve dönmüşler ve kapının önünde oturuyorlardı. Bayram, “Haşim gibi ortasından dere geçen bostanlara kaçmış olmasınlar!” fikrini ortaya atınca öğleden sonra gidip bakmaya karar verdiler.

Çocuklar derenin içindeki küçük mağarada bir köşeye büzüşmüşler etrafta birileri varmış gibi fısıltıyla konuşuyorlardı. Zamanın ne kadar geçtiğinin farkında bile değillerdi. Açlıktan karınları zil çalmaya başlamıştı. Batuhan, “Ali, sana uyup kaçmasaydık şu anda belki de sünnet olmuştuk ve bu sıkıntıdan kurtulmuştuk!” dedi sitemli bir ifadeyle. Ali ayağa fırlayarak, “Sizi tutan yok oğlum, gidin sünnet olun o zaman!” dedi.

Köyün en sevilen isimlerinden olan Yusuf emmi, sabah Kutlu Oda’nın bulunduğu evinden ayrılmış ve bostanlardaki işlerini halletmeye gelmişti. İşlerini tamamlayınca öğle namazına camiye yetişeyim düşüncesiyle köye gitmek için hareketlenmişti. Derenin kenarından karşı tarafa geçeceği yere doğru yavaş adımlarla ilerliyordu. Biraz ilerlemişti ki gözü derenin içindeki küçük mağaraya takıldı. Daha dikkatli bakınca önündeki ayak izlerini fark etti. “Bu ayak izleri de ne ola ki!” diye söylendi. Aşağıya doğru eğildi ve biraz dikkat kesilince içeriden gelen fısıltıları duydu.

Yukarıdan gelen ayak kıpırtılarını duyan çocukların korkudan etekleri tutuştu. Sesler bir ara kaybolur gibi olunca biraz olsun rahatladılar. Ancak bu durum çok fazla uzun sürmedi. Yusuf emmi, derenin içine inerek ayak izlerinin olduğu küçük mağaranın önüne kadar geldi ve durdu. “Kim var orada?” diye seslendi. Biraz bekledi ve cevap alamayınca el fenerini cebinden çıkarıp içeriye doğru yöneldi. Birkaç adım atıp içeri girince bir köşeye büzüşmüş durumda çocukları fark etti. Onu gören çocuklar sevinç ile üzüntü arasında karışık bir hisse kapıldılar. Eren koşarak kucağına atladı ve “Ali’ye uyduk, kara sünnetçiden kaçtık!” diyerek hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Yusuf emmi sünnetçinin geleceğini duymuştu ama çocukların kaçışlarına bir anlam verememişti. Beraberce önce küçük mağaradan sonra da dereden çıktılar. Yola düşüp köye doğru yürümeye başladılar. Çocuklar hem yürüyorlar hem de dinliyorlardı. Yusuf emmi onlara sünnet olmanın peygamberimizin isteği olduğunu, sünnet olan çocukları Allah’ın ve Peygamber’ in daha çok seveceğini anlatıyordu. Onu dikkatle dinleyen çocuklar kaçtıklarına çok pişman olmuşlardı.

Köye vardıklarında ezan okunuyordu ve çocukların ailesi kapının önündeydi. Yusuf emmi onları kapının önüne bırakıp hiç kimseye bir şey söylemeden camiye yöneldi. Çocukları görenler bu duruma çok sevindiler. Çocukların babaları Yusuf emminin peşinden koştular ve ona yetiştiler. “Emmi, çocukları nerede buldun?” diye sorsalar da Yusuf emmi hiç oralı bile olmadı. Cevap alamayınca onlar da üstelemediler.

Çocuklar hiçbir şey olmamış gibi iştahla yemeklerini yiyip odaya geçtiler ve beklemeye başladılar. Babaları namazdan gelince çocukların yanına uğradılar ama onlara hiçbir şey sormadılar. Nihayetinde birkaç dakika içinde muhtar ve sünnetçi geldi. Bu arada Yusuf emmi de peşlerinden içeri girmişti. Onu gören Ali, “İlk önce peygamberimizin sünnetini ben gerçekleştirmek istiyorum!” diyerek öne doğru fırladı. Onun bu sözleri karşısında herkes gülüştü. Sünnetçi, “Aferin, hayatımda ilk defa bu iş için can atan bir çocuk görüyorum!” dedi ve başını okşadı. Batuhan ile Eren birbirlerine bakıp, “Ali yine yaptı yapacağını!” diyerek gülüştüler.

Sünnetçi çantasını açtı, büyük bir titizlikle hazırlıklarına başladı. Önce Ali sonra diğerleri “Oldu da bitti maşallah!” sözleri arasında ve dualarla sünnet oldular. Çocuklar o gün ve sonrasında sünnet olmamak için ortasından dere geçen bostanlara doğru kaçıp küçük mağaraya saklandıklarını hiç kimseye anlatmadılar.

Latest posts by İbrahim Kaya (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.