"Enter"a basıp içeriğe geçin

Suya, Sabuna, Zülfüyâre

Akşamları işten dönerken mutlaka iki elin dolu geçersin sokaktan. Pencerenin kenarında oturmuş geliş saatini gözleyen benden elbette haberin olmaz ama ben senin yirmi adımlık bakış açımdan geçerken, yaşadığın günün icmalini yüzünden alırım. Eğer güzel bir gün geçirmişsen yüzümün aydınlandığını hatta parladığını geçtiğin karşı kaldırımdaki emlak dükkânının camında bile görürüm. Senin güzel geçen gününün yüzümdeki yankısı konusunda söylediğim sözü abartı sayacaklar çıkabilir. Çıksın. Kışsa, açmama izin verilmeyen penceremin camı da buna tanıklık edebilir. Günün güzel geçmişse benim günüm de güzel biter. Sabah soldan sağa, akşamları sağdan sola yürüdüğün ve benim sadece senin yirmi adımını görebildiğim yolunun başını, sonunu göremiyor olmam, onu bilmediğim anlamına gelmez. O yirmi adımdan sonraki zamanımı, gecemi, uykularımı, uyku içinde gezindiğim sonsuz sınırsız mekânı, hatta bu mekânın gölgesinin bile düşmediği bir başka zamanı, o zamanın kuytu köşelerine sinmiş evhamlarımın renksizlikten alınmış ödünç hiçliğini senin günün belirler. Gülümsemezsin, yüzünde olan bitenin izi öyle belirgin de değildir, adımlarının ritmi, hafif eğik başın, taşıdığın poşetlerin ağırlığıyla belirgin bir morlukla görünen elinin, sırtındaki damarların herkese açık ettiği bir durum da yoktur veya belki benden başkası göremez -görmemeli de- ben görürüm, bilirim. Hele bazen, sanki seni bir dua gibi saran, adımlarını sayan gözlerimi hisseder gibi yüzünü benim olduğum tarafa doğru hafifçe çevirdiğinde, bunu vakti zamanında aldığım “Hakk gönlüne baksın” duasının tecellisi sayarım.  

Benim için de senin için de hafta altı gündür. Pazar günleri ben penceremin önünde, sen ise penceremin görüp görebileceği caddeye bakan o yirmi adımlık açıda yoksundur. Yoksan, yoksunsam, yok sayarım o bir günü. Soyut bir yok sayma değildir bu, gerçeğimde de yoktur o gün. Yaz aylarında uzayan gölge endamının pencereme doğru uzanışını, o uzanışla ürperen felçli ayaklarımın canlanışını görmez kimseler. Yaz biraz daha sürse, araya sonbahar girip her şeyi berbat etmese, yirmi beş yıllık tekerlekli sandalye mahkûmiyetim bitecek gibidir, ama yaz alelacele apar topar gidiverir. Kışlık giysilerinle göründüğünde havanın soğukluğu beni de üşütür. Her yeni giysinle yenilenen sen, mevsimlerin habercisisin bana. Boynundaki nefti el örmesi kaşkoldan ayaklarındaki çizmelere kadar her giysi ve aksesuarın, benim zihin gardırobumda durur. Oradan alır giyersin, hatta benim giydirmiş olabileceğime dair kuşkularım da vardır. Hayatın, sevinçlerin, hüzünlerin nasıl bende yankı bulan bir rüzgâr uğultusu ise giysilerin de öyledir, elbette bendendir. Kimselere söylemem bu düşüncemi, “zavallı, felç aklına da vurmuş, sıyırmış iyice” demelerini istemem kalpleri felçli kimi dil sahiplerinin.

Kime inandırabilirim her sabah seni uykudan uyandıranın, yüzünü yıkayanın, acele kahvaltılarında ağzına lokma koyanın, ayakkabılarını bağlayanın, çantanı omzuna takanın, kapıyı açıp uğurlayanın ben olduğuma. İşin bu tarafı önemli de değil zaten. Yastığa başını koyduğunda saçlarını okşayarak sessiz ninnilerle seni uykuya uğurlamak, rüyalarına kötü bir şeylerin karışmasına mani olmak, nefesinin teklemeden ve hırıltıya dönüşmeden çıkmasına sevinerek başının ucunda çok nadir görülen bir mutluluk ve huzur havuzunda yüzmek benim işimdir. Başucundaki komidinin üst çekmecesinde bulunan ara sıra notlar düştüğün kareli defterine yazdığın şu yarısında durmuş notları, yazdığın gecenin sabahında yüzünden nasıl da okuyorum. Sabah, yirmi acele adım, akşam, yirmi yorgun ama diretken adım ve yüzünden okuduğum, sen mi yazdın, ben mi yazdım bilemediğim notlar…

Niye anlatıyorum, kime anlatıyorum ki ben bunları? Ey öylece yürüyüp giden, ne ne aradığını bilen ne de bulduğunda tanıyan, gam geçirmez cam fanuslarda yaşayan can sahipleri, siz elbette bu sayfaları geçin, zamanın taş duvarında bedenin kafesinde yaşayın, ben öleyim özlemekten, varsın arabesk olsun, tutkulu bir şizofrenin sayıklamaları olsun bu yazı veya her neyse.  Duymamış olun ama söyleyeyim yine de; azıcık bir ah geçse bir şarkının bir müziğin içinden; kopuyor içim, çözülüyor gönlümün diz bağları, ağlıyorum. “Hüseynik”ten çıkıyorum şehir yoluna, can ağrısı tesir ediyor koluma ve Yaradan’dan merhamet diliyor, yardım dileniyorum, çünkü yazık oluyor şu genç ömrüme. “Yazık oldu, yazık şu genç ömrüme/ Bilmem şu feleğin bana cevri ne?” Türküdür; böyledir; “Kara ferman çıkadursun yollara/ Varmaz elim ayvasına narına / Offff/ Kurdun kuşun bileceği hal değil/ Sormayın hiç çıkmam artık yarına”. Şarkıdır, kanatır: “Kıymetini bilemedik sevginin/ Gurur adlı bir zalime kul olduk/ Tek suçlusu kader değil bu derdin/ İki ateş arasında kül olduk”. Olduk. “Tek kurşunla bir bedende vurulduk”. Vurulduk. “Sen bir yana ben bir yana savrulduk”. Savrulduk. Türküdür, bilmem ne menem iştir; “bu dağın karı menem / gün vursa erimenem / yedi yıl yerde yatsam / aşığam çürümenem”. Türküdür; için içidir; “acı poyraz gibi deli esmedim kaderime küstüm sana küsmedim”. Türküdür; sesi gelen turnadır, daha neler nelerdir; “bunu yazan yanlış yazmış serhoş haliyle / gönder a beyim ben yazayım zülfüm teliyle”. Sandalyemdeyim doğru. Ayağa kalkamıyorum, bu da doğru. Ama elimi kolumu sallaya sallaya yürüyorum türkülerin, şarkıların içinde. İnce bir ahla, ayağa değil, şaha kalkıyorum. Seni gördüğümü, geçeceğin yolları bakışlarımla süpürdüğümü görmedikleri gibi bunu da görmüyor kimse. Türküdür; ürküntüdür; gördü yaram sağalmaz / tabip el yudu benden.  “Söğüdün yaprağı narindir narin. İçerim yanıyor, dışarım serin” gerçekten dışarıdan ne görünüyor dersin?   

“Bülbülüm bağ gezerim/ Aşığım dağ gezerim/ Her yanda bir yaram var/ El sanır sağ gezerim” Öyle mi? Öyle! “Kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyeceksin”. De. “Çubuğum yok yol üstüne uzatam/ Takatim yok yollarını gözetem/ Menendin yok seni kime benzetem/ Ört yârim yazmanı boylu boyunca/ Ben saramadım eller sarsın doyunca”, Zeki Müren’in gençlik sesinden dinle de bak. Olur mu? Olur! Türküdür; ağırdır; “evvelden ikrar verip sonradan dönüş m’olur”, sorulur. Türküdür; sırrın incesidir; “ben yazarken ağladım da, sen okurken ağlama”. İçimden geçen türküler, içinde âhımı büyüten türküler, gelir seni bir yerde bulur, sen türküyü dinlersin türkü seni dinler ve ben o sırada seyrediyor olurum, bakışlarını diktiğin tavanda açan umut ya da hüzün çiçeklerini. Şikâyet değil bunlar, hikâyet. “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır” demiştim zaten, varsın bulsun nihayet.

Latest posts by Aliye Akan (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.