"Enter"a basıp içeriğe geçin

Tahterevalli

“Uçlarda gezinmek zarar verir insana. Ne olursa olsun, orta yolun güzelliklerini kat hayatına” demişti bir bilge.

Çocukluğumda okuduğum, bilmem hangi kitaptan aklımda kalmış olmalı bu cümleler. Kanatlarını çırpa çırpa gökyüzüne doğru uçan bir kelebek gibi, birdenbire zihnimin derinliklerinden, günışığına kucak açıyor düşünceler. Hangi vakit olacağı belli olmayan bu açılımlar, yılan gibi süzülerek akan bir nehir misâli denizine kavuşmayı diliyor. Çağrışımlar, hatırda kalanlar ve gözlemler yön veriyor satırlara.

Eskiden çocuk parkları vardı bilirsiniz: hani şu, içinde kaydırak, birkaç salıncak ve tahterevalli bulunan oyun alanlarından bahsediyorum. Çocukluk arkadaşıyla dönüşümlü olarak salıncağa binmenin keyfini yaşamayan  hemen hemen yok gibidir. Arkadaşının salıncağını var gücüyle sallayarak, onu havalara uçuran kimbilir kaç çocuk için bugün o anılar sevgiyle hatırlanıyordur? Kaydıraktan, önce kimin kayacağı konusunda tatlı bir çekişmeye giren çocukların, bu çekişmenin ardından sevgiyle oyunlarını sürdürmelerine şâhit olmayan var mıdır acaba?

Özellikle, kendi çocukluğunda koşulları nedeniyle çocuk bahçelerine gitme olanağı bulamayanlar veya çocukluklarında zâten böyle alanlar olmadığı için oralara gidememiş olanlar açısından, (günümüzde her ne kadar eski sâdeliğini kaybetmiş olsa da), hâlâ mevcut olan oyun alanlarını gözlemlemek büyük bir zevk. Hele o tahterevalli yok mu, ilginç bir oyun aracı gerçekten. Eskinin ahşaptan yapılmış sıradan oyuncağı bugün gibi aklımızda. Gerçi günümüzde farklı malzemelerden ve renklerden üretilmiş olanları var artık.

Tahterevallinin her iki ucuna birer çocuk oturur ve önlerindeki kolları tutarak, bir bakıma denge deneyi yaparlar. Aşağı ve yukarı iniş çıkışlarla hem eğlenirler, hem de ağırlıkların dengenin sağlanmasındaki etkisini bizzat deneyimlemiş olurlar. Bu esnada ağır olmanın dengeyi bozucu yanını da keşfederler. En sonunda ortayı bulabilmek için, mutlaka ağırlıkların dengelenmesi gerektiği sonucuna ulaşırlar. Oyun gibi görünen bu deney, çocuklara gelecekteki yaşantıları için önemli ipuçlarını sunar. Çocuklar bu sâyede, küçük yaşlarında her ne kadar işin düşünsel boyutunu  derinlemesine algılayamasalar da, dengeye ulaşmak için olması/olmaması gerekenleri az çok ayırt etmeye başlarlar. Zaman ilerledikçe ağırlıkların, normalden sapma gösteren hâllerin/davranışların yaşamsal dengeleri nasıl bozacağı konusunda farkındalık duygusu kazanırlar.

 Öyle değil midir sâhiden? Hayat serüvenlerimizde hangi konuda olursa olsun aşırıya kaçtığımız, olması gerekenle hayata kattıklarımız arasındaki dengeyi bozduğumuz zamanlarda yaşamaz  mıyız en büyük acıları? Fazla yemek, içmek, çok konuşmak, hangi konuda olursa olsun fanatik şekilde davranmak, uç noktalarda gezinmek değil midir, en sonunda başımızı ellerimizin arasına alarak kara kara düşünmemize neden olan?

Tasavvufî açıdan düşünüldüğünde; nefsimize söz geçiremediğimiz, onu dizginleyemediğimiz zamanların ardından yaşamaz mıyız en büyük pişmanlıkları ve sıkıntıları? Aşırıya kaçan davranış biçimleri değil midir  kendimizle, çevremizle ve toplumla çatışmalarımızın kaynağı?

İşin en hüzünlü yanlarından biri de, kimi zaman bu davranış biçimlerinin kendimize yakın hissettiğimiz insanları da zor durumda bırakmasıdır. Önceleri  bizlere duydukları sevgi, saygı ve bağlılık dolu hisler nedeniyle bazı şeyleri görmezden gelen sevdiklerimizi, davranışlarımızla istemeden de olsa en ağır mânevi yükler altında bırakmaz mıyız?

Böyle olunca da, zaman içinde zedelenen benlikler nedeniyle en yakınımızdakilerle aramızdaki bağlar giderek zayıflamaya başlar. Bu da, insanlar olarak denge üzerine yaratılmış olduğumuzdan, bu dengenin bozulmasının önemli sorunlar yaratacağını hatırlatır bizlere.

Sıradan gibi görünen bu hâl, bir insanın yaşamının anlamını keşfetmesi ve onu sürdürebilmesi için önemli noktalara işaret eder. Böyle durumlar, belki eskiden de vardı. Ancak günümüzün  âdetâ makineleşen insanı yaşamı sanki daha bir “aşırı” yaşıyor. Aşırı yiyor, aşırı ve acele konuşuyor, sevgisini  aşırı ve çabucak yaşıyor, nefsinin isteklerine aşırı derecede tâbi oluyor, yaşama geç kalmışçasına aşırı/ uç noktalarda davranışlar sergilemekten kaçınmıyor. Bu da yetmiyormuş gibi, tercihini aşırılıklardan yana kullanan diğerleriyle (kendisinden farklı düşünceye sahip olan aşırılarla) çatışıyor. Yaşamın sâdece kendi aşırılıkları üzerinde döndüğüne inanıyor. En sonunda da dengenin/ orta yolun dışına çıkmış davranışların kendisiyle birlikte diğer insanlara sunduğu üzüntü yağmurlarında ister istemez ıslanmak zorunda kalıyor. 

Esâsında insanlar olarak bizleri zor durumda bırakan, aşırılığın yaşamın geneline yayılan yansımalarıdır. Bu yansımaların, berâberinde sosyal veya kişisel ilişkilerimiz üzerinde bıraktığı derin ve yıpratıcı etkileridir. Ne kadar yavaş olursa olsun, bir kere aşırılığa kaçtığımızda aşırılığın hızı artar ve zaman içinde bu davranış şekli alışkanlık hâline gelir. İşin en olumsuz yanı da, böyle bir huy edinildiğinde, iletişim hâlinde olunan insanların duyarlılıkları, hassâsiyetleri ve kendilerine özgü yönleri  birbirinden ayrılmadan hepsinin aynı kefeye konularak tartılmasıdır. Aynı aşırı davranışın, her insanda ayrı etkiler yaratıp yaratmayacağı, o insanların akıl ve gönüllerinde birbirinden  farklı şekilde sarsıcı izler bırakabileceği ihtimâli zerre kadar düşünülmez. Bunun sonucunda da geriye, hangi sonuca ulaşılmak için sergilendiği bir türlü anlaşılamayan aşırı davranışların derin izleriyle birlikte, yüreği incinmiş insanlar kalır.

Büyüklerimiz ne güzel söylemişler: “Her şeyin azı karar, çoğu zarar” diye.

Her şeyin aşırısı, biz ne kadar istemesek de, en başta yine bize zarar veriyor. Maddi hayatın aldatıcı yanına kendini kaptıran insan, onun nimetlerinden doyasıya yararlanayım derken bir de bakıyor ki, iş çığırından çıkmış. Bunun sonucunda bedensel olarak sağlık sorunları yaşamasını bir yana bırakın, ruh dünyasında açılan görünmez yaralarla da uğraşır hâle gelmiş. Ruhundaki yaralar derinleştikçe, bu durum bedenine daha da olumsuz şekilde yansımış. Kısır bir döngüde sıkışıp kalan insan için yaşam, içinden çıkılamaz bir girdap hâlini almış.

Konuya bir başka pencereden bakıldığında farklı bir durumla da karşılıyoruz tabi. Onu da gözardı etmemek gerek:

Hayata bakış açıları sıradışı olan sanatçılar düşünüldüğünde, pek çoğunun zaman zaman aşırıya kaçan düşünce ve duygu yoğunluğu yaşadığını görüyoruz. Öyle olmasalar, zâten hiçbirinin evrenin kendilerine sunduğu esin pırıltılarını yakalama şansları ol(a)mazdı. Bu tarz insanlar  ancak ruhsal dünyalarındaki iniş-çıkışlar sâyesinde çeşitli eserleri ve çalışmaları açığa çıkarabilirler. Buna kimsenin bir sözü yok elbette. Yeter ki, böyle insanların sergiledikleri davranışlar kendilerini ve çevrelerini olumsuz şekilde etkilemesin. Yeter ki, sırf sanat eserlerinin oluşturulabilmesi için ihtiyaç duyulan ilhamı alabilmek ve sözde kendi yüreğini besleyebilmek için diğer insanların gönül evlerinin pencerelerinde kırıklar oluşturulmasın.

Böyle olmadığı müddetçe, zaman zaman orta yoldan uzaklaşmak ve sahilden uzaklaşıp dev dalgaların heybetine teslim olmak, sanatçı için  doğal bir gereksinim olduğundan kabul edilebilir niteliktedir. Bu sınırı bilmekse, atalarımızın tâbiriyle her kişinin değil, er kişinin işidir.

Tahterevallideki dengenin ucu, zaman içinde bireylerin etkileşimi sonucunda oluşan toplumsal dengeye de dokunacaktır. Başkalarını düşünmeden, toplumsal değerleri hiçe sayarak sâdece kendi isteklerine göre yaşayanlar, bu dengenin yönünü ister istemez değiştireceklerdir. Buradaki en önemli nokta, aşırılıkların insana özgü güzellikleri zedeleyerek, insanlar arasındaki bağları zayıflatmasıdır.

Tüm bunların sonucunda, geriye yalnızca sözde modern çağ insanının yalnızlık denizinde çırpınıp durması kalıyor. Böylece kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanlar, görünürde kalabalık ama özünde yalnız toplumları oluşturuyor. Suya atılan bir taşın oluşturduğu halkalar gibi giderek artan bireysellik, bütünselliğin oluşumunu dolaylı olarak engelliyor.

Tahterevallinin dengesi bozulunca; toplumların, dünyanın ve evrenin dengesi de kendiliğinden bozulma eğilimi gösteriyor. Böylece, dengenin yaratacağı güçlü bağların ve güzelliklerin yerini puslu tenhalıklar alıyor.

Latest posts by Ezgi Fatma Açıkgöz (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.