"Enter"a basıp içeriğe geçin

Televizyon

Çocukların heyecan dolu, pırıl pırıl bakışları arasında önlerinden geçen koca koca kamyonlar toprak ve yer yer taşlı yollardan yavaş yavaş ilerleyerek meydana vardı. Büyüklerin söylediğine göre köye elektrik gelecekti. Kamyonlar ağzına kadar elektrik direği yüklüydü. Bu mevzunun konuşulmaya başlanmasıyla bile çocukların küçük kalplerinde heyecandan kelebekler pır pır uçuşmaya başlamıştı. Nihayet rüyaları gerçek oluyordu. Kısacık hayatları boyunca gaz lambasından sonra şahit oldukları en inanılmaz olay buydu.

Kamyonları görenlerin her taraftan meydana akın etmesiyle ortalık bir anda şenlendi. Akabinde direkler büyük bir titizlik içinde aşağıya indirildi ve uygun bir yere istiflendi. Muhtar elindeki hane listesiyle hazır bekliyordu. Direkleri ev ev paylaştırdı. Her eve iki tane düşüyordu. Biri komşularla birlikte evin önüne, diğeri ise iki köyü birbirine bağlayan yolun kenarında belirlenen alanlara dikilecekti.

Ertesi gün kazmalar, kürekler hazırlandı. İlk önce köyün içindeki daha sonra da köyün dışındaki direkler yerlerine dikildi. Sonraki günlerde dört gözle görevlilerin gelmesini beklemeye başladılar. Birkaç gün içinde görevliler de geldi. Komşu köye kadar gelen elektrik tellerini köyün içine kadar çektiler. Meydanın uygun bir yerine de trafoyu yerleştirip bir haftada vazifelerini tamamladılar ve köyden ayrıldılar.

Ertesi günlerde civar köylerden, şehirden elektrikçiler geldi. Geceleri evler bir bir aydınlanmaya başladı. Köyün çehresi değişti, insanların yüzündeki tebessümler arttı. Gaz lambaları unutulmadı ama… Her zaman odaların başköşesinde yerlerini aldı.

Elektrikle birlikte insanların hayatına pek çok yenilik girdi. Durumdan önceden haberdar olan varlıklı köylüler eşyaları çoktan tedarik etmişlerdi. Buzdolapları, fırınlar, teypler, radyolar… Ve de en önemlisi televizyon…

 Bu teknoloji aletleri köydeki işleyişin çehresini bir anda değiştirmişti. Misafir ağırlamayı saymazsak kadınlarının işleri biraz daha hafiflemişti. Altmış hanelik köyde sadece beş altı evde televizyon vardı. Köy meydanında toplanan gençler, çocuklar aynı eve gitmemeye özen gösterirlerdi. Onun için de kime misafir olacaklarını önceden ayarlarlar, sonrasında gruplar hâlinde evlere dağılırlardı.

Yasin, Oğuz ve Mert de diğerleri gibi akşama doğru sözleştikleri yerde buluşmuşlar, kendi aralarında konuşuyorlardı.

Yasin, “Bugün akşam ‘Köle İzavra’ var arkadaşlar, kesinlikle bir yere gidip seyretmeliyiz.” dedi.

Oğuz, “Oğlum, o film gecenin bilmem kaçında ve geç bitiyor. Erken yatmayan birilerine gitmemiz lazım.” dedi ve ekledi, “Biliyorsunuz geçen gün Ökkeş Emmi daha saat dokuzda, ‘Haydi çocuklar, vakit geç oldu ben yatacağım!’ demişti ve bizi postalamıştı.”

Mert, “Haklısın. Hatta takip etmiştik de televizyonun ışığı gece yarısına kadar pencereden yansımıştı. İnsan bir televizyon için yalan söylemez ki!” dedi.

Yasin, “Neyse arkadaşlar, olan oldu. Biz de bir daha Ökkeş Emmilere geç başlayan filmleri seyretmek için gitmeyiz. Bırakalım televizyonunun keyfini çıkarsın. Garibanlığın gözü kör olsun.” dedi ve büyük bir adam edasıyla oflayıp pufladı.

Oğuz birdenbire aklına büyük bir fikir gelmiş gibi, “Arkadaşlar biz bugün Mehmet Dayılara gidelim. Hem o çocuklardan hiç mi hiç rahatsız olmaz. Televizyonu oğlu geçen gün İstanbul’dan göndermiş. Zaten daha önceden hiç gitmemiştik. Gidip siftah yapalım, hem de hayırlı olsun temennisinde bulunalım.” dedi.

Bu güzel fikir üzerine Mert, “ Tamam, o zaman! Haydi, arkadaşlar doğruca oraya gidiyoruz.” diyerek adımını atmıştı ki Yasin, “Dur Mert, nereye gidiyorsun. Duymadın mı yatsı ezanı az önce okundu. Mehmet Dayı şimdi camidedir. Biraz oyalanalım sonra gideriz!” dedi. Mert tekrar arkadaşlarının yanına döndü. Duvarın dibine çömeldi.

Bir müddet öylece konuşmadan kalakalmışlardı ki Oğuz, “Haydi biz de namaza gidelim o zaman arkadaşlar!” dedi ve “Bu ezanlar bizim için de okunuyor.” diye de eklemeyi ihmal etmedi. Bu Müslümanca tavra ve teklife hiç itiraz eden olmadı. Doğruca caminin yolunu tuttular. Abdest alıp içeri geçtiler. Namazlarını kıldılar ve filmin heyecanıyla herkesten önce dışarı fırladılar. Elektrik direklerindeki lambalarının aydınlattığı yollarda biraz daha dolaştılar.

Film saatinin yaklaşmasıyla birlikte köyün içinde hareketlenmeler arttı. Herkes bir yerlere gitme telaşındaydı. Mehmet Dayı’nın camiden dönüp eve girdiğini gören çocuklar hemen oraya doğru yöneldiler. Evin önüne geldiklerinde kapıyı çalmak ile çalmamak arasında tereddüt etseler de bütün cesaretini toparlayan Oğuz tokmağa dokundu. Mehmet Dayı’nın küçük oğlu Fatih onları tebessümle karşıladı. “Buyurun abiler, hoş geldiniz!” diyerek yol gösterdi.

Salondan geçip odaya girdiler. İçeride kendilerinden önce gelen hatırı sayılır bir kalabalık vardı. Odayı çevreleyen minderlere oturmuşlar, yastıklara yaslanmışlardı. Herkesin gözü televizyondaydı. Onları hiç kimse fark etmemişti bile.

Mehmet Dayı, “Çocuklar hoş geldiniz.” dedi ve onlara yer gösterdi. Gösterilen yere geçip oturdular. Televizyonda reklamlar vardı. Yani ki filme çok az kalmıştı. Köle İzavra’nın başına neler geleceğini merakla bekliyorlardı.

Birazdan filmin başlamasıyla ses soluk tamamen kesildi. Dünya yansa kimsenin umurunda değildi sanki. Pür dikkat uzunca bir süre televizyondan gözlerini alamadılar. Bu arada Mehmet Dayı’nın eşi Durdane Hanım da çocuklara çay ve kek ikram etmişti. Misafirler iştahla çaylarını içiyor, keklerini yiyorlar hem de filmi seyrediyorlardı. Nihayetinde film tamamlandı. Bazı küçük çocuklar uyuyakalmışlardı. Herkes, evden memnun bir şekilde ayrıldı. Mehmet Dayı ve hanımının hiç şikâyet eder bir hâlleri yoktu. Gelenleri “Yine bekleriz!” diyerek uğurladılar. Zaten onlar köyde misafir ağırlamakla meşhurlardı. Köye yolu düşen herkes onlara uğramayı ihmal etmezdi. Evlerden çıkanların sokaklara dökülmesiyle köyün içindeki yollar bir anda kalabalıklaştı. Vakit ilerlemiş gece yarısını çoktan geçmişti. Herkesin evine ulaşmasıyla ışıklar bir bir söndü. Bütün köy derin bir uykuya daldı. Ertesi günün konusu bu geceden belliydi.

Sabah olunca köy sakinleri tarlalara, bostanlara gitmek için yollara düşmüşlerdi. Koyunlar, kuzular, danalar, sığırlar, buzağılar, kazlar, ördekler, serçeler, sığırcıklar, kırlangıçlar, dereler, ağaçlar, tarlalar ve dahi bütün tabiat ayrı bir güzellik olarak köyü ve köylüyü tamamlıyordu.

Yasin, Oğuz ve Mert buzağılarını otlatmaya götürüyorlardı. Oğuz ve Mert’in ikişer buzağısı, Yasin’in ise üç buzağısı vardı. Gidecekleri yere vardıklarında onlar sohbet ediyor, buzağıları ise sessiz sakin karınlarını doyuruyordu. Vaktin nasıl geçtiği anlaşılmıyordu. Artık muhabbetlerine muhabbet katacak yeni bir konu daha vardı ki o da televizyondu.

Akşam seyrettikleri filmin değerlendirmesi çoktan yapmışlardı. Şimdi ise öğleden sonraki ‘Kara Şimşek’ dizisini nerede seyredeceklerini düşünüyorlardı. Mehmet Dayı onları çok iyi karşılamış ve uğurlamıştı; ama hemen ertesi gün oraya gitmek olmazdı. Hem gündüz gidecekleri için, gittikleri yerde kendileri gibi birinin olması çok daha makbul olurdu. Zira öğle vakti insanları rahatsız etmek hiç de hoş görülmezdi. Bu hususta kafa yorarlarken Yasin birdenbire ayağa fırladı ve “Arkadaşlar, bugün Zühtülere gidelim!” dedi.

Mert, “Zühtü bir kere televizyon seyrettirir sonra da başımızın etini yer!” diyerek karşı çıksa da Oğuz, “Haklısın ama idare edeceğiz artık, ne yapalım!” dedi. Böylece Zühtülere gitmeye karar verdiler.

Buzağılar karınlarını doyurmuş çayırda oynamaya başlamıştı. Bu, “Biz artık doyduk.” demekti. Saat de on ikiye doğru geliyordu. Kalktılar, buzağıları ilerideki dereden suladılar. Köyün yolunu tuttular. En çok sevdikleri şey köye gelirken buzağılarıyla oynamalarıydı. En çok korktukları şey ise buzağıların büğelek denilen sineklerden huysuzlanıp kaçmalarıydı. Böyle durumlarda peşlerinden koşmaktan perişan oluyorlardı. Neyse ki buzağılar o gün böyle bir maceranın içine girmediler. Zira bunda havanın biraz serin olmasının da etkisi vardı. Bir müddet sonra evlerine geldiler. Hayvanları ahıra götürdüler. Yemeklerini yediler. Biraz dinlenip her zamanki yerlerinde buluştular.

Filmin başlamasına az kalmıştı ancak Zühtü hâlâ ortalıkta görünmüyordu. Vakit daha da yaklaşınca eve doğru yürümeye karar verdiler. Yine göremezlerse bir şey sorma bahanesiyle dışarı çağıracaklardı. Ne soracaklarını bilememenin telaşıyla ilerliyorlardı ki, Oğuz, “Karşı köyle yapacağımız maçta oynamasını söyleyelim.” dedi ve ekledi, “Biliyorsunuz o, top oynamayı çok sever!”

Yasin söze karışarak “Tabiî, maçı da berbat eder. Ondan çok güzel top toplayıcı olur!” dedi.

Mert, “Arkadaşlar, bazen top toplayıcılara da ihtiyaç vardır!” dedi.

Gülüştüler ve eve yöneldiler. Kapının önüne gelince hep beraber bağırmaya başladılar:

“Zühtü! Zühtü! Zühtü!

Bir müddet sonra Zühtü kapıya geldi. “Hayırdır arkadaşlar!” dedi bacadaki antene başını çevirerek. Hiç beklemedikleri bu hareket karşısında çocuklar bir an birbirlerine bakıştılar ve geri dönmeyi düşündüler. Lakin filmin başlamasına çok az bir zaman kalmıştı.

Zühtü, “Ne oldu, söyleyin işim var!” dedi. Dönüp gidecekti ki, Yasin, “Karşı köyle maç yapacağız, oynar mısın diye soracaktık.” dedi. Böyle bir teklifi hiç beklemiyor olacak ki duyunca çok şaşırdı. Bahçe kapısına doğru sevinçle yöneldi. “Tabi, tabi! Kesinlikle oynarım!” diyerek çocukların yanına kadar geldi.

Yasin, “Tamam o zaman! Biz bunu sormak için gelmiştik.” dedi, dönüp gidecekmiş gibi yaptı. Zühtü bu güzel teklifin altında kalmamak düşüncesiyle Yasin’in kolundan tuttu, “Arkadaşlar gelin, birazdan film başlayacak hep beraber seyredelim!” dedi.

Beklenen daveti almışlardı. Reddedilecek gibi de değildi. İçeri girdiler, televizyonlu odaya geçtiler.

Zühtü onlara çok iyi davranıyordu. ‘Kara Şimşek’ başladı. Kit ve Michel yine yeni maceralar peşine düşmüşlerdi.

O gün filmi hiç ummadıkları bir rahatlıkta seyrettiler. Hayvanları otlatma vakti geldiği için evlerine gitmek gayesiyle hazırlandılar. Kapıdan çıkarken teşekkür ettiler. Tam ayrılacaklardı ki Zühtü , “Bugün buzağıları beraber götürelim mi?” dedi. Birbirlerine bakıştılar; ama yapacak hiçbir şeyleri yoktu. Mecburen “Tamam!” dediler ve oradan ayrıldılar.

Öğleden sonra buzağıları Zühtü ile birlikte götürdüler. Akşama kadar Zühtü’nün sorularını cevaplamaktan ve onu dinlemekten perişan oldular. O gün hiç geçmek bilmemişti; ama her günün akşamı olduğu gibi o gün de akşam oldu. Ertesi sabah yine Zühtü ile birlikte buzağıları otlatmak zorunda kaldılar.

Öğleye doğru köy meydanında toplanıp maçın yapılacağı çayıra doğru hareketlendiler. Yirmi dakikalık bir yolculuğun akabinde kararlaştırılan yere vardılar. Bu maç iki hafta önceki maçın rövanşıydı. Karşı köyün takımı zayıftı; ama bu maçta iki üç tane farklı oyuncuları vardı. Bunlar ya başka köydendi yahut şehirden gelmişlerdi. Onların kim olduğunu soracak zaman değildi. Asıl mesele kendi takımlarındaydı.

Zühtü’yü kimin yerine oynatacaklarına henüz karar verememişlerdi ki Mert, “Benim yerime oynasın!” dedi ve mesele şimdilik çözülmüş oldu. Maç kötü giderse oyundan çıkaracaklardı. Mert, defansın ortasında oynuyordu. Zühtü’nün o bölgeyi kapatması çok zor olacak gibiydi.

İki köyün çocukları çeşmeden teker teker abdest aldı. İçlerinden biri kenardaki armut ağacına çıkıp ezan okudu. Çayırlıkta öğle namazını köy imamıyla eda ettiler. Maçı İmam Efendi ayarlamıştı. Hakemliğini de kendisi yapacaktı. Namazdan sonra herkes sahadaki yerini aldı. Maç başladı.

Zühtü kendinden emin bir şekilde, “Adam geçer, top geçmez!” diyordu. Ancak dediği gibi olmadı. Oyun başlamasıyla hem adam hem de top geçti. Yarım saatte üç gol yediler, sadece bir gol atabildiler. Zühtü durumun farkındaydı. Devre arasında kendisinden beklenmeyecek bir davranış gösterdi, “İkinci yarı benim yerime Mert oynasın.” dedi. Arkadaşları bu duruma çok şaşırmışlardı ama çok da sevinmişlerdi.

İkinci devre başladığında Zühtü kenarda diğer arkadaşlarıyla birlikte sahadakilere tezahürat yapıyordu. Değişiklik işe yaramıştı. Biraz zorlansalar da maçı beş-üç kazanmayı başardılar. Herkes çok sevinçliydi.

Maç bitince köy yoluna çıktılar. Hızlı bir şekilde evlerine döndüler. Buzağıları alıp yola revan oldular. Yanlarında Zühtü de vardı. Saatlerce maçın değerlendirmesi yaptılar.

Akşam eve dönerken Zühtü onları kendilerine çağırdı. “Akşam televizyonda ‘Al Yazmalım Selvi Boylum’ var, gelin beraber seyredelim.” dedi.

Bu beklenmedik daveti hiç tereddüt etmeden kabul ettiler. Filmin başlamasına yakın üç arkadaş Zühtülere vardılar. Zühtü onları çok iyi bir şekilde karşıladı. Odada yana yana oturdular.

Film yeni başlamıştı ki Zühtü’nün babası Tahsin Emmi öfkeli bir şekilde “Kimin çorabı kokuyor?” dedi. Odadakiler korkudan oturdukları yerde küçüldükçe küçüldüler, hiç kimseden ses seda çıkmıyordu.

Tahsin Emmi tekrar, “Kimin çorabı kokuyor, neden pis pis geliyorsunuz!” dedi. Hiddetle yerinden kalktı. Çocukların ayaklarını bir bir kokladı. Yasin, Mert ve Oğuz’un önüne gelince “Demek sizin çoraplarınız kokuyor!” diyerek iyice sinirlendi.

Çocuklar, o gün maç yaptıktan sonra eve aceleyle gelmişler, buzağılarını almışlar ve otlatmaya gitmişlerdi. Akşam eve dönünce de çoraplarını değiştirmeyi unutmuşlardı. Ev sahibinin bu beklenmedik kızgınlığı karşısında Yasin mahcup bir şekilde, “Bugün maç yapmıştık!” diyebildi. Tahsin Emmi, “Beni ilgilendirmez, dışarı çıkın!” dedi ve onlara kapıyı gösterdi.

Zühtü babasının bu davranışı karşısında çok üzüldü. Ne yapacağını bilemedi. Babasına dönerek, “Baba, ne kızıyorsun arkadaşlarıma. Benim de çoraplarım kokuyor, çünkü ben de maç yaptım!” dedi. Babası hiç hoşuna gitmeyen bu tavır karşısında Zühtü’ye döndü, “O zaman sen de def ol!” diye bağırdı.

Odanın içindeki herkes telaş içinde bir bir kapıya yöneldi ve kaçışmaya başladı. İçeride hiç kimse kalmayınca Zühtü de dışarı çıktı. Koşarak arkadaşlarına yetişti.

Dört arkadaş o gece filmin kalan kısmını seyredemediler. Evden çıktıktan sonra hiç konuşmadan biraz dolaştılar. Köyün meşhur odasının ışığının yandığını görünce çok sevdikleri Yusuf Emmi’nin derin bakışlarını, takva dolu çehresini, hoş muhabbetini hatırladılar. Doğruca oraya yöneldiler.

Yusuf Emmi hayattayken Kutlu Oda’da gaz lambasının ışığı altında her gün onun hoş muhabbetlerini dinleyen köylüler, o vefat ettikten sonra da orada toplanıyorlardı. Ancak, televizyonun gelmesiyle birlikte gelenlerin sayısı azalmış, kutlu sohbetler de sadece bazı akşamlar yapılır hâle gelmişti.

Kutlu Oda, köy evlerinden bir ev olsa da onu kutlu kılan, içine girenleri mutlu eden manevî yoğunluğuydu. Burada insanı çepeçevre saran bir huzur ve nuranî bir hava vardı.

Televizyonun, Yusuf Emmi’nin derin bakışlarını, takva dolu çehresini, hoş muhabbetini çocukların küçük dimağlarından silip silemeyeceğini zaman gösterecekti.

Latest posts by İbrahim Kaya (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.