"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yalgı

Mustafa Pınarbaşı için…

I.
biz
batıpark’ta
kuşlara şiir içirirdik

II.
ey şairim
diken gibi battı saatler
ekim-kasım yaralarıma

şiirin suphisi / tatlı serseri
yalnızlığın piri / içinin delisi
kalemi göğe çekileni
bitti mi gözlerinde “birkaç damla yaş”*

ey mahir şairim
ey serab-ı aşk
çöle gül kokusu veren maşuk
yağmur geçidim /şiir(iş)cim
vahasını ateşe veren bedevi
biz trabzon caddesinde
hayatı böyle mi konuşmuştuk

ahir dağı’na yaslanan maraş’ta
kasım defterine çizdiğin lale solmuş
ah çiçek titremem
eylül ellerinle sardığın sigarada akşam tütüyor
dağ olmanın miladı milcan’dan başlıyor
artık kapanıyor tekke yokuşunun ıtır dükkânları

kaç hatıra gömdük bahçelievler’e
gece kuşlarının unuttuğu simurgu vurduk
gemileri unutan kıyılara deniz tuttuk
biz kaç kıyısız hüzne rüzgâr olduk
ve ulucamii’nde kaç teheccüd kıldık

ey şairim
biz abdesti aksu’da alır
aşkın mührünü malik ejder’de bulurduk

kurşun tutan kalemimiz vardı
maraş kalesi’nin burçlarından yıldız koparırken şiirlere
bir baltutan’ımız vardı
mısra çiçeklerini dudağına kor yapan
çok katlı acılarımız vardı
yağmura tutunarak inen akşamı
sırılsıklam tuttuk / ödevimiz gökte kırağı krizantemleriydi
“orada çiçeksin sen” vadisinde ağlayan gelinler ah-ı lal’ di
ve çocuk bahçesinde salınan acıyla
kaç sevgili unuttuk

bir şiir inlemesi gibi
garlardan geçen tren yalnızlığımız
söylenmedi hiç / aşka kaç elveda sakladığımız
ve serap işlemeli mendilimize
bir aşk
bir secde
ve yağmur sarardık
aşk için çokça dağ yakmışlığımız vardı

çok ağıtlar astık da göğe
camları kırık aşkın evvel baharını bekledik
şiir şiir çağırdık kumruları / mısraları
öperek geçip gittik kırılgan aynaları
maraş mı yansıdı karagöl’e / gavur gölüne
aşka pusu kuranlardan görmedik

yağmurla paslanmış kaç yılı
şiir odasında sakladık / zımparaladık
kaç binyılı doldurduk cebimize / sonra düşürdük
kaç kere çölde çıra yaktık aşka
kaç kere taşırdık dünyaya hüznümüzü
kimse yol olmadı bize yâr’dan başka

aşk heybemizde ırmak türküleri
sümbül bükümlü umutlar
çöl devinimleri vardı şairim
ah şiirlerine kum
gölgesine ışık eleyen dervişim

yıldız sızdıran damlarda düşünmüştük
/ aynada kırılan
kış güneşi miydi
serap büyüten mana
yoksa
yeryüzüne sığmayan
şair bakışı mıydı şiir /
çözmüştük
göller ne kadar sağır ve dilsiz
şiirin pınarbaşında bir kuğu / duymuyor
şairimin şiirli yankısına ses vermiyor

şu maraş ovasında kuşlar yanıyor
okunmamış şiirler yanıyor
şairin yıldızını tutun ceyhan köprüsünde
okuyup üfleyin fatihaları
şairimin güneşliği kitaplar yanıyor

ruhla ten arasına sıkışmış çıngıydı şiir
ve kor olmuştu kalem
ve kül olmuştu kağıt
üstüne basa basa söylüyorum
hollanda ağrısı
ceplerine sığmamıştı şairim

yunmuş su
gibi akar mı zaman
ey el aman aman
dostum girmiş ay tarlasına
kırağı topluyor gülüne

şiirtistanda bir taziye evi ve münzevi
güz/defterimizde sarı yağmurlar
taşlarda “şair- yazar” menkıbesi
ve fatihalar hüzmesi öper makberler

III.
ey / kalbine amber sinmiş şairim

sokaklar ağır aksak yağmurların tercümanı oldu
acıların meali senin yüzünde şerh ediliyor
ruhun fotoğrafı terk edilişin kuşları ki poz veriyor
şair, saçlarına kadar uzayan ay yaşlanmış ve dede olmuş
güneş içen serçeler yakmış gagasını / cıvıldamıyor
takvimlere sıkışmış bir ekim sancısı içimize savruluyor
cami avlusuna toplanmış rüzgarlar kaldırıyor tabutunun ucunu
içine melekler
ve güneş / yıldız
ve yağmur
ve fatiha
ve bir de şiirin sırrıyla yıkanmış
duayla aklanıp paklanmış
iç hıçkırığı giriyor

ey şairim
aşk mühründür
ve sözleşmen yeni değildir gitmeye dair

her incitilme şairin ölümüdür.

*yıllarca, seraptaki aşkı için gözyaşını kuruttuğu, cengiz kurtoğlu şarkısı.

Latest posts by Yasin Mortaş (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.