"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yalnız Cevdet

gece yine şehre sarıldı. ışıklar yandı bir evde ve çaylar çoktan içildi. bu akşam ben de çay demleyecektim fakat çay kalmamış. su katınca aromasına göre soğuk bir içeceğe dönüşen tozlardan birini açtım, sürahiye doldurdum. sürahiyi buzdolabına koydum. sana bir yalnızlık hikayesi anlatmak istiyorum. beni duyuyor olmalısın. çünkü sevenin gözleri keskinleşir, kulakları büyür, yüreği bir kar topu gibi kendini her gün ikiye katlar. bizim mahalleden iki insanı anlatacağım sana. karı koca bu iki insan. ölmeden önceki zamanlarda çeşitli yaşlardaydılar. on oldular, yirmi üç oldular, otuz sekiz, sonra kırk yedi, sonra elli üç falan derken, dünyadan göçtüler.

birinin adı zühre. cevdet diğerinin adı. ilki epey sağlıklı bir görünüme sahipti. yaşlı kadınlarını bilirsin bu ülkenin. bir topaçla tam tamına benzerlik gösterirler. zühre hanım diğerlerinden farklı olarak, iç anadolu şivesi ile konuşmasına rağmen ziyadesiyle kibardı ve yüzü ellerinden daha gençti. biraz fetbaz bir kadındı. çocuklar kendisinden bir şey ummazdı. diğer komşularımızdan çeşitli şekilde faydalanırlardı ama zühre hanım onlar için nötr biriydi. taşladıkça daha çok döken bir armut ağacının karşısında oturuyordu zühre hanım. cevdet bey de onunla birlikte oturuyordu. onunla birlikte yatıyor, onunla birlikte kalkıyor, aynı sofrada kahvaltı yapıyorlardı. tek katlı müstakil evlerinin damında bırakılan inşaat demirleri gibi incecik bir adamdı cevdet bey. sessiz, sakin, kendi dünyasının sultanı, yalnızca selam aldığı zamanlarda sesini lütfeden bir adamdı. senenin belki her gününü pijamayla geçirirdi. rahatsızlığı onun soluğunu tıkardı. elinde bastonu ile bazen sokakta görünür, çok durmaz evine girerdi. evinin önündeki betona akşam üstleri bir hasır atılır, orada çay içilirdi. çay esnasında küçük bir çocuk geçerse bazen zühre hanımla ikisi birlikte, bazen yalnız kendisi çocuğu çağırır, tabaktaki bisküvilerden ikram eder, yıllardır bir türlü dinmeyen torun hasretini bu şekilde giderirlerdi. uzman doktorların, ilm-i cifr sahibi hocaların kapılarını aşındırdılar ama oğulları kucaklarına bir torun bırakmadı.

zühre hanım rahatsız olan eşinin hizmetini aksatmamak için, mahallenin diğer hanımları kadar gezinmezdi. bahçesine mısır diker, akşamüstleri onları sulardı. sarmaşık gülleri yaptırdıkları beton parmaklıktan sokak civarına dökülmeye başladığı zaman yeni bir uğraşıya daha kavuşmuştu. hasta beyi alüminyum çerçeveli pencerelerden kendisini izler, zaman zaman ne olduğuna vakıf olunamayan muhabbetler geçerdi aralarında.

zühre hanım, mahallelinin gözünde yatalak bir hastaya bakan, hemşire yahut hasta bakıcısı gibiydi. kimi zaman kadınlar, “çok çekti cevdet bey. ölse de sen de kurtulsan, kendi de kurtulsa” kabilinden laflar ederler, zühre hanım biraz mahzun ve biraz söyleyecek söz bulamamış bir eda ile susardı.

kardeşim zühre hanım ile cevdet bey’in torun hasretini bir parça gideriyordu. evimizde televizyon yoktu bizim. bu sebebten kardeşim babamdan izin alır, komşularda televizyon izlerdi. bu televizyonun icat olunduğu ilk yıllarda yaşanan bir hadise değil, bilakis iki binli yıllar. kardeşim bir gün ayşe hanımlara, bir gün zühre hanımlara giderdi. sıkılıncaya dek televizyon izler geri dönerdi. bu misafirliklerde gerçek bir misafir gibi ağırlanırdı. fakat zühre hanımlarda çok önemli bir konuk muamelesi görür, televizyon izlerken önündeki sehpaya, bisküvi, çerez, meyve suyu kısaca evde ikram edilebilecek varsa konurdu. bu sebeble misafirlikten eve dönüşler kardeşim için zor olurdu. kardeşimin misafirlikte gördüğü hürmetin ve teklifsizce eve girebilip, televizyonu açabilme serbestiyetinin bir ücreti de vardı. lazım olduğunda dükkana gidip verilen siparişleri getirmek kardeşimin gördüğü büyük hürmetin ücretiydi. bir kaç zaman sonra babam çocuğunu komşuların evinden toplamaktan sıkılmış olmalı ki, eve bir televizyon getirdi. zühre hanım ve cevdet bey’in bekledikleri torunları niyetine kardeşimi sevmeleri ve ona hizmet etmeleri böylece kesintiye uğramış oldu.

mahalleye taşındığımız günden bu yana kendisini hep rahatsız gördüğümüz cevdet bey, rutin kontrolleri için hastaneye gidiyordu. kimi zaman da bir ambulans sesi duyuyor cama koşuyorduk. ambulans cevdet bey’i almaya gelmiş oluyordu. bu o kadar çok tekrarlanmıştı ki, artık sıradan bir şeye dönmüştü. sanki ambulans cevdet bey’i alıyor, şehrin içinde bir tur atıp evine geri bırakıyordu. başımızı camdan uzattığımızda ambulans cevdet beyler’in evinin önünde ise kanıksamış ve bir şey olmayacak, ben bu filmi daha önce görmüştüm edalarıyla “cevdet amcalara gelmiş ambulans” diyerek sakince ne yapıyor idiysek ona geri dönerdik.

bir gece yine ambulans geldi. nerede durduğunu gördüğümüz için telaş yapmadık. ambulansın mahallemizi, cevdet bey’in hem ambulansı, hem hastaneyi hem de doktorları gördüğü rutin gezilerden biri sandık. sabahleyin öğrendik ki gece gelen ambulans zühre hanım içinmiş ve durumu epey ağırmış. dilimiz döndüğünce dualar ettik, şifa ayetleri okuduk. fakat bir kaç gün içinde zühre hamım dünyayı terk etti. kocasını defnetmeyi hazır bekleyen zühre hanım gitmiş, cevdet bey dünyada kalmıştı.

o günden sonra cevdet bey bizim göremediğimiz bir yükü omuzunda taşımaya başladı. zühre hanım’ın dünyada olduğu zamanlarda gezmediği kadar gezdi. alıp başını bir yerlere gitmek isteğiyle kavruluyor olduğu yüzünden okunuyordu.

kapılarının önüne artık bir şilte atılmıyor, akşamları orada çaylar içilmiyordu. kardeşim eve yeni gelen televizyonun karşısından kalkmak bilmiyordu.

bahçedeki mısırlar kurudu. zühre hanımın diktiği dut ağacı tutmamıştı. bazısı “ağaçtan anlamalıydık dünyadan gideceğini” şeklinde konuşuyordu. sarmaşık güllerini akşamüstleri gözyaşları eşliğinde suluyordu cevdet bey. çevre yanında kimse kalmamıştı cevdet bey’in. bu sebeple yanından her geçişimde kendisine selam vermeye başladım. selamla kurulan bir dostluğumuz oldu adeta. kimi zamanlar eğilip elini öpmek için davrandığım da oldu. onun dünyada yalnız olmadığını ifade edebilmek için kendisi ile çeşitli münasebetler kurdum. armut ağacının, içinde bulunduğumuz sene içinde ne kadar vereceğini soruyordum.

bir kaç sene sürmedi, cevdet bey de gitti zühre hanım gibi. mahalleli “yalnızlıktan öldü” dediler. demek yalnızlıktan da ölünüyormuş.

Latest posts by Ahmed Özturk (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.