"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yazmanın Sırra Dönük Yüzü

Yazmak, sır dolu eylemlerin başında geliyor. Yazma düşüncesinin zihninizde belirmesi veya içinizde böyle bir isteğin oluşması, sözcüklerin kâğıda aktarılabilmesi için her zaman yeterli olmuyor. “Hayatta her şey ânını bekler.” sözünün doğruluğu işte tam da bu noktada karşılığını buluyor.
Yazmaya ilkokul yıllarında başlamış biri olarak, bunun ne denli çileli ve emek gerektiren bir yolculuğu simgelediğini şimdi çok daha iyi anlıyorum. Burada kastedilen; her biri yazı çalışmalarına katkı sağlayan, okunan, gözlenen, duyulan, izlenen şeylerin not edilmesi, günlük tutulması, gelişigüzel şekilde bir şeylerin karalanması değil elbette. Niceliği değil, niteliği ön plânda tutan, güne ayak uydurma çırpınışlarından uzak kalarak yazılmaya çalışılan, piyasanın talepleri doğrultusunda değil, kendi içinde gelişimini sürdüren ve edebiyat gibi çok özel bir sanat dalının inceliklerini yansıtabilmek için ter akıtılan çalışmalardan bahsediyoruz. Tüm bunlar, günümüzde pek de önemsenmeyen, hattâ zaman zaman boşa kürek sallamakla eşdeğer görünen unsurlar belki de, kimbilir?
Buna karşılık, sayıları az da olsa, demek istenenleri derinlerden algılayanlar da yok değil hani. Edebiyatımızı zarif bir dantelâ gibi gören, ondaki değerleri incitmekten çekinerek, doğru bildiği yoldan ödün vermeden yürüyebilen, dik başlı değil, dik duruşlu hâlini her dâim sürdürebilenlere selâm olsun. Böyleleri, Franz Kafka’nın, “Her şeye rağmen, ne pahasına olursa olsun yazacağım. Bu, benim hayatta kalma savaşımdır.” sözünü yaşantılarına geçirebilmiş ve edebiyatın sırra dönük yüzünü keşfetmiş olanlardır.
Tüm sanat dallarında olduğu gibi edebiyatta da, bu işe gönül vermiş olanları, ancak yazmayı kendine yoldaş edinmiş ve gerçek anlamda varlığını ona adamış olanlar anlayabilirler. Bu adanmışlıkta, aklın bilgeliğine ve ruhun yüceliğine erişebilme umutları vardır. Ömrün yazmaya adanması; sözcükler arasında kaybolabilmek için, hayatın gürültüleri içinde kaybolmayı reddetme hâlini, başkaları için değil yalnızca kendisi için yazan ve adım adım olgunlaşmayı sükûnetle bekleyen sâde bir benliği, yazılanları birer sanat ürünü olmaktan çok, âdeta mal olarak değerlendiren zihniyetlerden uzak durabilmeyi, övgüyü veya yergiyi tıpkı tasavvuf büyüklerinin yaptıkları gibi aynı çizgide seyredebilmeyi, yeri geldiğinde dışarıdaki kalabalıklar tarafından umursanmamayı hoşnutlukla karşılayabilmeyi, yalnızca okuyarak, yazarak ve iç sesini dinleyerek ilerleme yolunu seçmeyi temsil eder.
Yazmayı yaşamının baş köşesine koymuş olanlar, sıklıkla Tolstoy’un “Anladım ki, Allah insanların birbirlerinden ayrı ayrı değil, tek vücut halinde yaşamalarını istediğinden, her birine kendi ihtiyaçlarını değil; hepsi için gerekli olan şeyleri ilham ediyor.” deyişini hatırlayarak yolculuklarını sürdürüyorlar.
Bu sözün anlamını düşünmek, engin bir okyanusun diplerine dalarak, orada gizlenmiş midyelerin içindeki incileri özenle keşfetmeye benziyor. O inciler ki: evrende yaratılmış varlıkların görünmez ipliklerle birbirlerine bağlı olduklarını, her insanın hayat serüvenindeki rolünü sergilerken bireysellikten çok, toplumsal ve evrensel düzeyde etkileşimlere katkıda bulunduğunu hatırlatıyor bize. Dünya gezegenindeki görevini yerine getiren insanın, farkında olsun ya da olmasın, bütüne hizmet edebilmek için var olduğu gerçeğini haykırıyor.
Evrendeki rollerinden birinin yazmak olduğunu anlayanlar için de benzer bir durumun söz konusu olduğu düşünüldüğünde, sırlı bir diyardan geldiği sezilen sözcüklerin, vakti geldiğinde onlara ihtiyaç duyanların gözleriyle ve gönülleriyle buluşacaklarına dâir hissedilen inanç, yazarları güçlendiriyor. Bu gayretin sonuçları bir kişiye dahi ulaşsa, evrendeki görevini yerine getirmiş olabileceği düşüncesi yazan kişiyi rahatlatıyor. Mademki, masa başında saatler/günler harcanıyor; kitaplar arasında kaybolarak, tek başına sürdürülen bir yaşam biçimi tercih ediliyor, o halde tüm bunların mutlaka bir nedeni vardır diyor yazar. Titreşimden ibâret olan varlığının, evrenin gerçek sahibinin küçük bir yansıması olduğunu defalarca algılayarak yoluna devam ediyor. Bu sayede, bireysellikten sıyrılarak evrenselliğe ulaşma gayretlerinin, hayatının düsturu haline geldiğini hissediyor.
Yazma eyleminin, en zor yanlarından biri de mutlaka yalnızlığa ihtiyaç göstermesidir. Marguerite Duras ‘ın “Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gereklidir. Yalnızlıktır bu. Yazarın, yazılı şeyin yalnızlığıdır.” deyişi boşuna değil. Buna karşılık, eğer etrafınızda yazmakla ilgisi olmayan, ona verdiğiniz kıymetin ve özenin farkında olmayan insanlar varsa vay halinize! Size ilk soruları şu olacaktır: “Yazdıklarından para kazanıyor musun?” Bunun, edebiyata gönül vermek, sanatın ruhunu içinizde hissetmek, târifsiz bir yolculuk olduğunu onlara anlatmaya kalkışmanız da bir sonuç vermeyecektir. Anlamayacaklardır zaten. Bir de edebiyatın can damarları / okulları sayılan dergilerde bu yolculuğunuzu sürdürdüğünüzü söylerseniz, o zaman iyice dallanıp budaklanır konu. Tepeden pat! diye bir söz yumağı düşer üstünüze. “Niye kitap yazmıyorsun, daha çok tanınır, üç-beş kuruş da kazanırsın üstelik. Dergilerde yazacağım diye ömrünü niye heba ediyorsun ki? Hem elde ettiğin bir şey de yok sonuçta. Kaç kişi edebiyat dergisi okuyor ki? Şöyle reklâmını iyi yapacak bir yayınevine ver parayı, bastır kitabını, popüler ol. Konusunu da okurlar tarafından çok daha fazla ilgi görecek, havadan-sudan şeylerden seç ama; derinliği olan konuları kim ne yapsın? “Deneme” türünde mi yazıyorsun? Neyi deniyorsun? Öyle bir edebî tür mü var? Bırak böyle şeyleri. İnsanlar okunması kolay, kafalarını rahatlatacak edebiyat ürünlerini okuyorlar günümüzde. Şöyle sürükleyici bir roman yaz, bak keyfine!
Sorular, sorgulamalar, sessizlik!…
Konu, buralara gelmişken, bundan birkaç yıl önce yaşadığım bir olaydan bahsetmeden geçemeyeceğim:
Yaz tatili için bulunduğum bir kasabada, küçük bir kitapçıya rastlamıştım. Dışarıdaki sergide, ilköğretim çağındaki çocuklar için yazılmış, her biri rengârenk kapaklı kitapların sıralandığını fark ettim. Onları incelediğimde, kitapların yazarının aynı kişi olması dikkatimi çekmişti. Merak edip dükkandan içeriye girdim. Karşılaştığım orta yaşın epey üzerinde görünen kişi, önündeki bilgisayarına hızlı hızlı bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Sanki zamanla yarışır gibi bir hâli vardı. Kısacık sohbetimizden aklımda kalan, dışarıda sergilediği kitapları kendisinin yazdığı, anlaşma yaptığı bir yayınevinden birkaç senedir aldığı siparişler doğrultusunda ayda veya üç ayda bir en az 100-120 sayfalık bir çocuk kitabı yetiştirmek zorunda olduğuydu. Birkaç cümleyle, edebiyat dergilerinde yazıp yazmadığını sormuştum ona. Kendisi gibi edebiyata gönül verdiğimi, ancak bu yolculuğumu farklı bir güzergâhta sürdürdüğümü söylemiştim. Sorumu, gözlüklerini burnunun üzerine indirerek ve biraz da şaşırarak, şimdiye kadar hiçbir edebiyat dergisine yazı göndermediğini, o işlerde para olmadığını, oysa çocuk kitapları yazarak en az iki ev alacak kadar para biriktirdiğini söyleyerek cevaplandırmıştı. Ardından, benim de boşuna zaman kaybetmek yerine bu yolları araştırmamı önermişti. Şaşırmıştım söylediklerine. Emeklerine saygı duymakla birlikte, bu kadar kısa sürede yazmak için çabaladığı, satacağı bir mal gözüyle baktığı kitaplarını yazarken, nitelikten ödün verme endişesini duyup duymadığını sormuştum kendisine. Yutkundu; bu kez net olarak cevaplayamadı sorumu. “Benim izlediğim yol bu; sonuçta yayınevi beğenmese benden kitap yazmamı istemez zaten, yayımlamaz onları.” diyebildi.
Durgunlaştım söyledikleri karşısında. Yazmanın sırra dönük yüzünü bir kez daha algıladım o an. Yazmanın soylu hâlini korumanın güçlüklerini tâ içimde hissettim.
Şimdi düşünüyorum da, aslında herkes kendine yaradılıştan uygun görülen rolü sergiliyor bu âlemde. Konuya bu açıdan bakıldığında her insan çok değerli, her yol mâkul. Şu yol doğru, bu yol yanlış demek değil; bana ilham edilenler bu doğrultuda, o kişiye ilham olarak sunulanlar çok daha farklı diyebilmek en güzeli galiba. Buna karşılık, böyle durumlarda, yazma çalışmalarının “tepeden tırnağa yazıya kesen ve bu süreçte yolları insanlarla kesişmeyen” bir güzergâh izlemesinin önemini çok daha fazla sezinlemek de mümkün. Kişiye özel durumlar bunlar sonuçta.
Yazarların seçtikleri yalnızlıklar, özel olarak oluşturulan, tercihli yalnızlıklardır. Aklın ve kalbin mesajlarını algılayabilmek, onları bütünleştirerek yazıya aktarabilmek, bir kuyumcu titizliğiyle harfleri sözcüklere, sözcükleri cümlelere dönüştürebilmek emek ister. Bunların kalabalıklar içindeyken, dış dünyanın yorucu sesleri eşliğinde yapılabilmesi ve yaratıcılığın açığa çıkarılabilmesi hayli zordur. Bundan da zoru, günümüzde sosyalleşmenin ve yazılanları tanıtmanın en önemli yolunun ancak sanal ortamlar olduğuna inanan insanlara bunun anlatılmasıdır. Küçük dünyasında yalnızlığını yoldaş edinerek yalnızca yazan, bu gayretlerinin onu zaman içinde nerelere taşıyacağına/taşımayacağına odaklanmak yerine, üzerinde çalıştığı konulara odaklanarak ve “Kısmette varsa gelir Hint’ten, Yemen’den; kısmet değilse ne gelir elden.” atasözünün ışığında yaşamını sürdürenler için, böyle insanlarla iletişim de apayrı zorlukları işaret eder.
Anlatamazsınız onlara: Yazmanın, sâdeliği gerektirdiğini, arınmış ve huzur dolu bir ruhla yazabilmek için gereksiz gürültüleri kapının dışında bırakma ihtiyacınızı, bugünü yaşamanın, neredeyse her saniye teknolojik dünyaya teslim olmakla aynı anlama gelmediğini, yeniliklerin ve sanal dünyadaki gelişimlerin “dozunda olmak kaydıyla” kullanılabileceğine dâir inancınızı, bunu uygularken çok ince bir elekten geçirmeniz gerektiğini, o dünyadaki sahte alkışların yazım sürecinize hiçbir şey katmayacağını..
Anlatamazsınız: Konfüçyüs’ün, “Kişide bir değer olduktan sonra, insanlar onu bir ormanın içinde tek başına bir kulübede yaşasa dahi arar, bulurlar.” sözünün çocukluğunuzdan beri etkilendiğiniz bir yaşam felsefesi olduğunu. Bunun da ötesinde, Hak dostlarının “İnsanı bir tek Allah sevsin, yeter.” deyişlerindeki sır dolu derinlikleri..
Raymond Queneau’nun “Başka hiçbir şey yapmayın, yazın.” sözü doğrultusunda sürdürdüğünüz yaşamınızı, doldukça boynu bükülen buğday başakları gibi “her şey” olma umuduyla sürdürdüğünüz yolculuğunuzu “hiç”liğinizin farkında olarak algılamaya çalıştığınızı anlatmanız da zordur böylelerine.
Peki ya siz, harflerin renkli mandallarla gökyüzüne asıldığını düşündüğünüzde, yukarıya uzanarak onları teker teker asılı oldukları yerlerden almanın, yan yana getirerek önce kelimelere sonra da cümlelere dönüştürmenin, kâğıt üzerine tıpkı tren vagonları gibi düzgünce sıralamanın, bu sıralama sonucunda açığa çıkan metinlerin aynı zamanda akıl ve duyguları harekete geçirecek şekilde bir bütünlük teşkil etmesinin, üstelik bu yazma hâlinin sizde kendiliğinden belirmesinin olağanüstülüğünü hiç fark ettiniz mi?
Bu, olsa olsa, yazmanın sırra dönük yüzünün, yazanlara uzaklardan göz kırpmasıdır. Ömrünü yazmaya adamış benlikleri birleştiren ne değerli, ne güzel, ne şükredilesi bir haldir bu böyle!

Latest posts by Ezgi Fatma Açıkgöz (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.