"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yoğunluk

Metal bekleme koltuğunun rahatsızlığına öyle alıştım ki bu saatten sonra taştan sedirlerde konaklatsalar beni, gıkım çıkmaz herhalde. Oturağım nasırlaşmış, belime şişler saplanıp çıkıyor, kafamı geriye atarak uyuduğumdan galiba, boynum tutulmuş. Son bir haftadır maruz kaldığım bu cefa seanslarında, en fazla yorgunluk ve bezginlik hissettiğim anlarda dahi, ne gariptir ki şikâyetçi olmaktan çok, insanın nasıl bu halini bile görmezden geldiğini ve çektiği bütün fiziki acıları küçümsediğini hayretle müşahede ediyorum. Oysaki zamanın izafi olarak daha yavaş aktığı şu bekleme anlarımda, hiç olmadığım kadar aç, yorgun, pis ve dağınığım. Aynada kendimi görmekten imtina ediyorum. Yüzüm tıraşsız ve gözlerimin altı mosmor. Başımı gömlek yakalarıma eğdiğimde, üzerime sinmiş hastane kokusu düşmana hücum eder gibi ciğerlerime doluşuyor. Şu bir sahanlık kadar alanda, kasvet ve boş vermişlik hali, hayli yoğun.
Hastane kantinin çayına da alışamadım bir türlü. Kâğıt bardaklarda verdikleri sallama çaylar, sinirlerimi gevşetmekten çok midemi dağlamakta mahir. Dün sabah ülserimin yeniden nüksettiğini hissettim. Ne yapsın gariban, kaşarlı tost ve sallama çaylarla öğün atlıyorum. Ölüm ile yaşamın hudut hattında hissediyorum kendimi. Hastanenin bulunduğum bölümünde, iki farklı insan kümesi mevcut. Biri benim de dâhil olduğum bekleyenler grubu, diğeri ise uyanması beklenenler. Benim cenahımdaki insanlar, şu ana kadar hayatlarını üzerine inşa ettikleri tüm maddi ve fikri değerleri bir kenara bırakmış durumda. Gözlerdeki umut saçıntılarını havada yakalamaya kilitlendiklerinden, kafaların dışına bağlanan ya da bağlanmayanları irdeleyemeyecek, sağını solunu göremeyecek, saç-tüy-kıl kıstasıyla insanları pirinç ayıklar gibi seçemeyecek kadar geçkin bir güruh. Ortak paydası ümit olan ve belki de duyduğunun duyduğu kadar uzakta yaşanan bir olayı teselliye vesile yapmaya çalışacak kadar ışığa muhtaç olan bir güruh. Kısaca, şu bir sahanlık kadar alana sığışmış insanlarda, mahşer hali ve umut da hayli yoğun.
Ekseriyetle sessiz kaldığımdan, gözümü kapattığım her an, babamın hayali gözümün önünde bitiveriyor. Yeni bıraktığı birkaç aylık kırçıl sakalları, başında yeşil beyaz çatkılı ve üstü ponponlu dede beresi, elinde ceviz ağacından Ahlat bastonu. Bu anlarda, şimdiye kadar içimde varlığını hiç hissetmediğim garip duygulara şahit oluyorum. Yarım asrı yeni devirmiş ömrümde, bayramlaşmalar dışında babamla hiç sarılmamıştık. Gözlerinde gördüğüm sevgi ve şefkate, ben de bakışlarımdaki saygı ve minnetle mukabele etmiştim. Kalplerimiz hemzemin olsa da, yolda yürürken ve hatta bir sedirde yan yana otururken dahi aramızdan görünmez ırmaklar akıtır, bir ucumdan onun diğer ucuna ‘baba’ deyişimi ulaştıramazdım. Kızdığı zamanlarda garip bir şekilde beni önemsediğini düşünüp sevinirdim. Babamın başımı okşadığını hiç hatırlamam mesela ya da yanağımdan öptüğünü. Öptüğünü hatırlamam ki zaten. Bizim oralarda bundan öteye de geçememiştir zaten baba-oğul ilişkisi. Nedenini şu ana kadar sorgulamamıştım, şimdi sorguluyor ve kızıyorum. Niye bir defa yaşayacak, bir defa çocuk olacak, bir defa baba sahibi olacak, bir defa baba olacak bir insana bu zulüm reva görülür? Böyle bir racon neden konulur? Bunları düşündüğüm zamanlar, içimde derinliğini kestiremediğim hüzün obrukları doğuyor. Kalbimde parça parça ürkütücü çöküntüler oluşuyor. Birinin kenarına varıp, kocamanından bir taşı ıkına ıkına yuvarlasam içine, düşme sesi kim bilir kaç ay sonra gelir! Bu çöküntülerin adı nedamet galiba. Derin pişmanlık. Kendi kendime kızıyorum şu son birkaç gündür. Neden? Uzak durman, mesafeyi sebepsizce korumaya çalışman, ast-üst hiyerarşisi varmışçasına doygun tonlarla ve keskin kenarlı kelimelerle konuşman neden? Yıllar sonra ilk defa sessizce ağladığıma şahit oluyorum. Gözlerim kapalı, dudaklarımda kıpırdama yok, burun çekmeden ve hıçkırmadan göz pınarlarımdan yanaklarıma, oradan da bağrıma doğru akan ılık bir sızıntı var. Şu birkaç metrekarelik alandaki insan kümesinde, herkes gibi bende de nedamet hayli yoğun.
Sabah dokuz buçuk ile on arası, akşam ise altıdan sonra doktor geliyor hastalara bakmaya. Beklemenin ne bana ne de babama faydası var, gayet farkındayım. Yalnız öyle bir halet-i ruhiye var ki burada, o kadar insan, birkaç kelimelik çok kısa cümleler duymak için bile saatler önce gelip dayanıyor duvarlara. Şanslı olanlar ve benim gibi hiç ayrılmayanlar metal bekleme koltuklarında oturuyor. Artık sahiplendiğimiz, poşetler ve kartonlar serip ev bellediğimiz bu alanlarda, güneşi bekleyen günebakanlar gibi, gözlerimiz koridorlarda doktoru bekliyoruz. İşin garip tarafı ne diyeceğini de çok iyi biliyoruz. Ama onun ağzından duymak aynı şeyleri, şuracıkta çektiğimiz onca çileyi unutturuyor sanki. “Durumu kritik! Şuan yapabileceğimiz hiçbir şey yok ama Allahtan ümit kesilmez!” ve sair laflar. İtiraf etmek gerekir ki hiçbirimiz doktorun ne dediğini dinlemiyoruz, gözlerinden ölüme hazır olmamız gerektiği okunuyor zaten. Birer tarafından tuttuğumuz incecik bir ipliğe bağlı mühim bir yükü kollar gibi dikkatliyiz konuşurken. Ve karşılıklı, sonu gelmeyen bir reverans hali mevcut gözlerimizde. Adını ne koymalı karar verebilmiş değilim ama bu hal dahi, şu dar hastane koridorunda hayli yoğun.
Arada bir nefes almaya çıktığım zamanlar, yolu oradan geçenlere ya da derdi bizim gibi olmayanlara imrenerek bakıyorum. Arabalarına, üst-başlarına, fiziklerine ya da zenginliklerine değil; gözlerindeki mutluluğa, iş yorgunluğuna, kendilerini eve atacak dolmuşa ite kaka binişlerine imreniyorum. Ben ki, halinden pek şikayetlenen bir insandım daha düne kadar. “Ah arabam daha iyi, evim bahçeli, işim bol tatilli olaydı.” Ve benzeri birçok harislik hali. Ama şimdi, yolunu çevirip onlardan birine, belki de her birine, anne-babalarından, eş ve çocuklarından sorular sormak istiyorum. Üstümü başımı yırtarak, yerini kesinlikle dolduramayacakları insanların, bir gün ansızın, yüreklerinde onulmaz yaralar açarak göçüp gidivereceği gerçeğini haykırmak istiyorum. Bir kedi yavrusunu sepetine bırakır gibi, her bir vurdumduymazı, ensesinden kapıp sevdiğini unuttuğu insanların koynuna koymak istiyorum. Aklımın her köşesinden nasihat cümleleri sızıyor. Dilime ulaşan ve elde kalan her şey için şükür telakki eden bu damlacıklar, dudaklarımdan dışarı çıkamadan mideme birer demir bilye gibi oturuyor. Herkese her şeyi anlatma ve ‘kıymetini bil’ diye bağırma iştiyakı, hemen her hava alma molamda irademi zorluyor. Dönüp koltuğuma oturduğumda, mensubu bulunduğum bekleyenler grubundaki herkesin, benle aynı yönelimde olduğuna şahit oluyorum. Yani, hali perişan bu bir avuç insanın yüreğinde ve bakışının değdiği her şeyde, sahip oldukları nimetlere şükür de yoğun.
Babamın beyin kanaması geçirdiği gün geldim buraya. İnsanlarla tanışmam biraz zamanımı aldı. Girişken olduğum ve konuşmayı sevdiğim de pek söylenemez. Kocası neredeyse dört ay komada kalan ve iki üç gün evvel uyanan bir kadın var, Nurhan Hanım. Başlarda kendisine sinir oldum diyebilirim. Tamam, zor zaman geçirdin, yalnız hepimiz dertliyiz senin gibi, insanları bu kadar çok kendi hikâyene boğmanın ne lüzumu var! Var mı yoksa? Var! Zamanla anladım ki gerçekten var. Nurhan Hanım elinde Yasin Cüzü, sırtında minderi, koltuğunun altında büyük birkaç öteberi poşeti ile buranın müdavimlerinden. Fırsatını bulduğunda konuşuyor. Hemen her gün, aynı hikâyeyi baştan sararak, bıkmadan ve hep o ilk gün ki heyecanıyla durmadan anlatıyor. Kocasını ne kadar çok sevdiğini, çocuklarından birinin avukat diğerinin öğretmen olduğunu, maruz kaldıkları hastalığı ve daha birçok detayı anlatıyor, tekrar tekrar, yılmadan… Ve her günün sonuna doğru, ağlamaklı gözler ve gülümsemeye çalışan titrek dudaklarla, kocasının kıpırdanmalarından ve uyanır uyanmaz ismini sayıklamasından bahsediyor. Kuran okumayı burada öğrendiğini, kırtasiyeden aldığı dua kitabını her gün muhakkak baştan sona okuduğunu ve kocasının bu dualarla uyandığına inandığını, üzerine basa basa tekrarlıyor. İşte tam o anda fark ediyorum ki, bu anlatışların sonunda hepimiz başımızı önümüze eğerek bir şeyler mırıldanmaya başlıyoruz. Dua ediyoruz. Boşa zaman geçirmeden, arada Nurhan Hanımın dua kitabını da alarak, tamamen yalvaran cümlelerle. O anlarda hepimizde, inanmışlık ve iltica hali oldukça yoğun.
Önceki gece, artık çok yorulduğumdan eve gittim. Yerime kardeşim bekledi aynı yerde. Eve ilk adımımı attığımda, gerisin geri dönüp bağıra bağıra karanlığa doğru koşmak ve siyahın içinde kaybolmak istedim. Çocuklarımın, eşimin ve özellikle annemin gözlerinde muhatabının ciğerini söken soru işaretleri var. Bense, sözlüye kalkmış ve o an bildiği ne varsa unutmuş lise talebesi gibi, çırpınır gözlerle onlara bakıyorum. Ne diyebilirim ki! Hangi cümlem onları teselli eder, hangi yalanlarım zamanı hızla yaklaşan bir gerçeği geciktirebilir ki! Sadece anneme sarılabildim odaya geçmeden önce. Yazmasının üstünden kokladığım başında, babama olan özleminin kokusu var buram buram. İçimizde en çok yara alan ve muhakkak ki en çok yıkılan o. Eşimin şaşkın ve ağlamaklı bakışlarının altında ise bana olan sevgisi gizli. Babama üzüldüğünü sanıyor ama daha fazlası var aslında. Hayatının bir yarısını kaybetmesine ramak kalmış anneme her bakışında, beni yitirdiğini tahayyül ediyor, anlıyorum. Severken ve sevgiyi en olgun yaşında doyasıya yaşarken, sevdiğini bir gün yitireceğini hatırlamak ne kadar acı. Oturma odasına geçip bana ayrılan yere oturduğumda, evdeki o muazzam boşluğu daha iyi fark ettim. Tavana bakan gözlerim, aslında, yere şecaatle vurulan baba bastonunun sesini arıyor. Kardeşim, eniştem, yeğenim, kızım, oğlum, ailem… Ötelemeye güç yetiremediğimiz derin pişmanlıklarımız var. Babama dair daha fazla ya da daha iyi yapabileceğimiz ne vardıysa geçmişte, hüznü, kıpkırmızı gözlerimizin oyuklarında yoğunlaşıp yanaklarımızla ve sonra ellerimizle buluşuyor. En çok da ben pişmanım, en büyük ve en soğuk olduğumdan galiba. Ve gariptir ki şimdi en güçlü olması gereken de benim. Biliyorum, ben düşersem ev düşecek bu akşam. Kilometrelerce uzakta, derin bir uykuda olan babamı rahatsız etmemek için, çay kaşıkları inanılmaz bir yavaşlıkla çevriliyor bardakların içinde. Arada bir, çok derinden gelen iç çekişleri bozuyor odanın sessizliğini. Sobanın kenarında duran babamın abdest ibriği, ağlamasını saklamak ister gibi tutamacını bize çevirmiş yüzünü gizliyor. Biz de bakmamaya çalışıyoruz ona. Daha birkaç hafta önce tok kahkahaların ahşap tavanı gıcırdattığı bu odada, sükûnet ve tevekkül hali hayli yoğun.
Hava artık daha soğuk. Nefes verişlerimde ağzımdan dumanlar fışkırıyor. Saat, gece ikiyi geçti galiba. Elimde, odunsu kokusuna alıştığım kâğıt bardakta sallama çay var. Karnım aç. Kendi kendime kaldığım bu anlara çok ihtiyacım var. Ağlamazsam ben de yığılıp kalacağım çünkü. Kısık sesle de olsa ‘ah’ çekerek ağlıyorum. Umudum yok, dayanacak gücüm de. Bastığım her tane toprak zerreciği, ayaklarımın altından kaçışıp gidiyor. Hiç güçsüz görmediğim, ağlarken hiç görmediğim, beni ya da kardeşlerimden herhangi birini severken de görmediğim babama özlemim, bedenimi kasıp kavuruyor. Çayın yarısında cep telefonumun titremesini hissediyorum. Ekranda tanımadığım bir numara, alan kodundan bu şehirden arandığım belli. Telefondaki ses ismimi teyit ettikten sonra ‘Akif Bey, babanızdan nabız alamıyoruz. Acilen yoğun bakıma gelin!’ diyor. Kalbim gırtlağımın hemen altında öyle bir atıyor ki, her bir vuruşunda tüm vücudum acıyla irkiliyor. Sol kolumda, çene altımda ve sırtımda bıçak sancısı var. Koşarak hastanenin giriş kapısına geldiğimde, boğazımdaki yapışkanlık hali beni öksürük krizine sokuyor. Yutkunarak gıcıklığı atmaya çalışıyorum. Yoğun bakımın sensörlü kapısını ellerim ve omuzumla aralayarak içeri giriyorum. İki dakikalık görüş için bin takla attıran güvenlik görevlisi bu defa müdahale etmiyor. Şu kısacık zaman diliminde, doğduğum andan şimdiye kadar ki babamla ilgili her şey, film şeridi gibi gözümün önünden akıp gidiyor. Yoğun bakım odasına girdiğimde babam çoktan yatağından alınmış. Hemşireler cihazın kablolarını toparlıyor. Bu ne demek? Taze sakallarının arasından, tebessüm eden dudakları görünüyor babamın. Gözleri uyur gibi kapalı. Yüzü daha beyaz. Öldü mü? Yanıma gelip “Başınız sağ olsun beyefendi.” dediğinde, doktorun gözlerinde ve kelimelerinde, ölüm o kadar olağan ki! Çarşafın uçlarını baş tarafından bağlıyorlar. Niye kimse ağlamıyor? Neden her şey bu kadar normal size göre? Babam öldü benim, birazcık üzülsenize! Sedyenin kenarından tutunarak yavaş adımlarla çıkıyorum yoğun bakımdan. Birkaç kişi var koridorda uyuyan. Nurhan Hanım da burada. Uyanık, eşinin ihtiyaç saatini bekliyor. Göz göze geliyoruz. Ağlıyor. Annem gibi, teyzem gibi, kardeşim gibi. Benim gibi. Ben de ağlıyorum. Bu sefer gerçekten ağlıyorum. Hıçkıra hıçkıra. Kimsenin beni teselli etmesini istemiyorum. Şu bir sahanlık kadar alandan son kez geçerken, hayatın ve ölümün gerçeklerine şehadetim sürüyor.

Latest posts by Mustafa Selman Çaltepe (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.