"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yüzü ve Astarı Şiirin

Kurulan tüm tuzaklara karşın, şiirin çanına ot tıkanamayacak. Bir kenara yazın bunu. Neruda’nın dediğince: Dokuz canlıdır o.

Dünyanın ve mahşerin vahşî ceylânıdır şiir: câzibesi de / iticiliği de, gücü de / zaafı da kendinde içkindir. Bunların kendinde içkin olması, “dışsal” ile olan ilmeklerini / kan-bağlarını dışlatamaz. Bilakis, dışsal’a yapışıktır o; başka türlüsü düşünülemez.

Şiirin gövdesi delik-deşiktir hep: Zulmün topu-tüfeği, son tahlilde şiiri hurdahaş etmek içindir. Zulüm dediysem, sadece, çağdaşıyla / çağ-dışısıyla, bildik sömürgen mihrakları ve onların kemik yalayıcılarını anlamayın. Bu “melânet cephesi”ne, sosyo-ekonomik konumlarına bakmaksızın, milyarlarca insan(ımsıy)ı katabilirsiniz. Bir değnekçi de düşman olabilir şiire, bir iktisat profesörü de. Ne fark eder?

Onun için değil midir, “şiirin yalnızlığı”? İçine içine kapanması, bir salyangozun kabuğuna çekilmesi örneği? Öyle bir mukadderatla çevrelenmiştir ki şiir, bir akrebin kendi kuyruğunu koparmak sûretiyle intihar etmesine benzer bir senaryoyu, kendi hayat sahnesine, gözünü kırpmadan uyarlayabilir. Kendi kanının apaydınlığında doğrulur sonra: başkalarının kanı akmasın diye (yoksa, mazoşist değildir asla.)

Binlerce gözü var şiirin, binlerce kulağı. Binlerce demek yetmez, sonsuzca… Martılara, yengeçlere, taşa-topaca, gürgen ve meşe ağaçlarına, tavşan telâşlarına, hardal tohumlarına, sıkıntı tankeri gencecik insanlara, karaçalı diplerine, gamzeli gülüşlerin âyartısına, sarılıp sarılıp ağlamalara, fırından yenice çıkmış nar gibi kızarmış bir ekmeğin aşıladığı sevinçten zıplamalara, kavganın haklısına, yetmişikibin soyuna barışkanlığın, alınterine, duyguların kekik kokulusuna, say say bitmez hâllerine insan soyunun.. hepsine, tekmiline tanıktır onların, eksiksiz dosttur. Hırçın olmasını, delibaş olmasını, bunlara yorumlayın, bunlara bağlayın. Yoksa, neylerdi bir başına? Çoban ateşlerine, tâze çiy kokusuna, kazma-kürek sesine, demir parmaklıklara, zifaf gecelerine.. yabancılaşsaydı şiir, şiir olur muydu hiç?

Dikkat, lütfen: Şiirin madalyası yok. Neresine taksın madalyayı şiir? Madalyaya karşı müdanâsız durduğundandır onuru ve özverisi, kibirsizliği. Kibirsiz olması hasebiyle de kavgalıdır, “erk”lerin cümlesiyle. Bilir çünkü: erk’ler “hukuksuzluğun hukuku”ndan beslenir; hukuksuzluğun hukuku ise, plastikten bir guguk kuşu bile değildir.

Gün olur, şairini de terk eder şiir: yalınayak, başıkabak düşer yollara; Aslı’sını arar çıldırasıya, Kerem’ce yanar. Yarasına tuz basar, tütün basar, yakınmaz; yakınsın be, yakınmak da yaraşır ona.

En belirgin yanlarından biri de şu, şiirin: Diz çökmez şiir, dizleri her ne kadar kanatılsa da. Zulasında sakladığı gül-endam gülüşleri, pırlantadan öpüşleri biriktire biriktire berkitir umudunu. Umut ona hep gerekli. Bakmayın siz, karamsar gibi görünmesine bâzı bâzı; karamsarlığı iyimserliğinin iz sürücüsüdür, iyimserliğinin süveydâ’dan süreği. Nerede görse, bir tutam gün ışığı, ardına değin açar kalbinin kapılarını, kapılarını ve de kıvrımlarını. Şiir, şiir olmaklığıyla, kendi bilmez kalbinin kapısının sayısını, biz sıradan insanlar nereden bilelim?

Şiir, onu hor görenleri bağışlayamaz ama. Temelsiz bağışlamalara mezun değil ki. Ona göre değil böyle yetki donatımları. Yetkilerle donanmışlık, en çok onun ruhuna aykırı. Aykırının da aykırısı.

Bunlardır yüzü ve astarı şiirin.

Latest posts by Bünyamin Durali (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.