"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yüzük

Kafasında bin bir türlü düşünce oynaşıyordu. Bu koca şehre her geldiğinde bir an evvel işlerini halledip kaçıp kurtulmak isterdi hep. Adeta zamanla savaşırdı. Koşturmalar, koşturmalar…
Kalabalıkların en yalnız adamı o idi sanki. En başta yabancı bu şehre… Sadece şehre mi? Onun kahvesine, lokantasına, otobüsüne, dolmuşuna, caddesine, sokağına bile yabancıydı… Aşina olduğu sadece şehrin bilindik kalabalıkları, bilindik trafiği ve bilindik esnaf simsarlığı idi… Aslında bu şehirde okumuştu. Ama o yıllardan kalan tortuları henüz hazmedememişti. Sanıyordu ki o günlere ait bir hatıra ansızın canlanacak bir köşe başında ve onunla hesaplaşacak. Ya da çoktan maziye gömdüğü birileri hortlayacak da şu haline bakıp katıla katıla ona gülecek, onunla alay edecek… Bu yüzden kaçıyordu bu şehirden, yüzleşmemek için şehrin onda bıraktığı hafakanlarıyla…
Metrodan yeni inmişti ve acıkan karnını doyurmak için Sakarya Caddesindeki dönercilerden birine gidecekti. Buraya geldiği her zaman böyle yapardı. Zira herhangi bir lokantada yemek yese mutlaka midesi bozulurdu. Yeraltı çarşıları, Metro’dan yeni boşalan yolcularla tıka basa dolmuştu. Zor bela Sakarya Caddesi istikametine çıkan yürüyen merdivenlere ulaştı. Merdivenler bu kalabalığın kahrını iyi çekiyordu. Ağır ağır yeraltından yer üstüne doğru tırmanan bu yorgun alet, iyi ki de vardı. Yoksa bu dik ve çok basamaklı merdivenleri çıkmak her babayiğidin harcı değildi.
Yürüyen merdivenlerin birisi yukarı çıkarken diğeri aşağıya iniyordu. Kimi elinde bir kitap veya gazete okuyordu, kimi de gelip giden bu insanların yüzlerini, ta gözlerinin içine bakanlar da sanki içlerini… Kimi çantasına sarılmıştı, kimi sevgilisine… Bir âlemdi burada insanlar. Kimse, kimse ile ilgilenmiyordu ama kimisi de mahremiyetini izhar etmeyi bir çağdaşlık zannederek şu bir iki dakikalık kısa yolculuğa şehvetinin tezahürünü sığdırabiliyordu. Belki de en küçük fırsatları değerlendirircesine sarmaş dolaş olmayı bir hüner sayıyordu.
Karşıdan oluk oluk akan bu insan selini temaşa etmek, onların hallerini düşünmek farklıydı. Yandaki merdivenlerden aşağıya inenler de bu yeraltı madencileri gibi yeryüzüne çıkan insanları seyrediyordu elbette. Onlar da diğerleri hakkında hükümler veriyordu. “Saygısız adam, terbiyesiz çocuk, güzel kız, yakışıklı adam, ne şuh giyinmiş, elbisesinin modeli çok farklı, kılıksız herif, genç olmak lazım bak kumrular gibi koklaşıyorlar, ahlaksızlar bu gençlik nereye gidiyor” gibi…
Karşı taraftan akan insan seli arasında birisinin kendisine baktığını fark etti. Göz göze geldiklerinde yüreğinin birden hızlıca çarptığını, yüzünün yandığını hissetti. Kendisine bakan bu kadını tanıyor gibiydi. Evet, oydu işte. Yıllardır göremediği, haber alamadığı, en büyük hasreti, en derin hicranı… İşte korktuğu şey başına gelmişti. Kaçtığı korkuları dirilmiş ve karşısına dikilmişti. Hani yıllar önce Dil Tarih Coğrafya’nın muhteşem ikilisi… Fakültenin Kerem ile Aslı’sı… Herkesin “bu ikisi ayrılırsa kesin kıyamet kopmuştur” dedikleri biricik sevgilisi…
Bu ne tesadüftü böyle? Yıllar sonra nasıl da karşılaşmışlardı. Oysa hiç ayrılmayacaklardı. Ne olursa olsun birbirlerini bekleyeceklerdi. Mezun oldukları gün en kısa zamanda görüşmek üzere diye birkaç günlüğüne ayrılmışlardı. Hatta her yıl Nisan’ın ilk Pazar gününde Sıhhiye Parkında buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Ama o buluşma hiç gerçekleşmemişti.
Aynı hizaya geldiklerinde tam selam verecekti ki kadın başını çevirdi ve gözlerini, önündeki boşluğa mıhladı… Aktı gitti…
Adam da mecburen başını önüne eğdi. Yüzünün yanması geçmişti ama bu kez yüreği yanıyordu. Sanki o bakış; yüreğinde sönen közleri, küllenen ateşi yeniden uyandırmıştı. Dudaklarının kurduğunu hissetti. Burnunun direği sızlamaya başladı. Tesadüfün böylesine sevinmeli mi üzülmeli miydi? Arkasına döndü ve kadının peşinden uzun uzun baktı.
* * *
Yorgundu. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Sakarya Caddesindeki kitapçılardan son çıkan birkaç romanı ve balıkçılardan da akşam pişireceği balıkları almıştı. Metroya doğru yürüyordu. Bu gün hem hava çok sıcak, hem de çok kalabalıktı. Burasını çok severdi lakin işten güçten fırsat bulup gelemezdi. Bugün dersi olmadığı için bu fırsatı değerlendirip kendini buraya atmıştı.
Yürüyen merdivenlere geldiğinde kalabalık yüzünden sıra bekler gibi beklemek zorunda kalmıştı. Ama o kalabalığı severdi. İtiş kakış, insanların hallerini seyretmek hoşuna giderdi. Aslında yazmak istediği romanı için yeni tipler arıyordu. Bu yüzden işe giderken, işten dönerken Metroyu, dolmuşu ve otobüsü tercih ediyordu. İnsanların münakaşaları, birbirine anlattıkları günlük diyaloglar, yürüyenler, oturanlar onun ilgi alanıydı.
Yürüyen merdivene adım atar atmaz gözleri gayri ihtiyari kalabalıklar arasında aşağıdan yukarıya çıkan tanıdık bir yüze odaklandı. Kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Ne yapacağını bilemez bir halde panikledi. Karşısındaki bu dalgın adam oydu. Onun yüzünü asla unutamazdı.
Hayatı gözlerinin önünden bir şerit gibi geriye doğru aktı. Fakülte, Sıhhiye Parkı, Kız Yurdu bir bir canlandı adeta… Fakültenin en çalışkan öğrencisi, herkesin Profesör diye isimlendirdiği biricik aşkı… Bütün kızların peşinde koşup ta ondan başkasına yüz vermediği, yine arkadaşlarının deyimiyle Profesör Kerem’i karşısındaydı. Ne olmuştu da ayrılmışlardı, hatırlamıyordu. Kıyamet de kopmamıştı. Gerçi sonradan çocukça bulduğu ancak mezuniyet gününde sözleştiği Nisan buluşmalarına da gitmemişti. Onun için bir gençlik hevesiydi. “Aslında o da öyle düşünmüştür, Nisan buluşmalarına gelmemiştir” dedi kendi kendine.
Tam o sırada göz göze gelmişlerdi. Bir iki saniyelik bu bakışma sonucu ani bir kararla gözlerini ondan kurtarıp önündeki boşluğa dikti. Yan yana geldiklerinde onun hala kendine baktığını hissetti. Başını bir an çevirecek oldu, yapamadı. Adam yanından rüzgâra kapılmış bir yaprak gibi yukarı doğru yükselirken o da adeta utancından yerin dibine batıyor gibiydi. Tam aşağı indiğinde aniden döndü ve arkasına baktı. Adamın merdivenlerin başında kaybolduğunu gördü.
* * *
Tarifsiz bir keder içinde yürüyen merdivenlerden sokağa adımını atar atmaz köşedeki büfe gözüne ilişti. Tıpkı büyülenmiş gibi büfeye yöneldi. Büfenin önü kalabalıktı. Büfeci ile göz göze geldiğinde:
“Bir paket sigara, kibrit ve su” dedi.
Büfeci suyu verirken biraz da şaşkın bir vaziyette:
“Abi hangisinden?” diye sordu.
Umursamaz bir şekilde:
“Ver işte bir uzun sigara, fark etmez.” Dedi.
Parayı uzattı. Sigara ve para üstünü alıp cebine soktu. Suyu açıp başına dikti. Yüreğinin yangını içtiği su ile maalesef sönmedi. Gözleri boş bir bank aradı. Az ileride ağaçların etrafına simit şeklinde yapılan banklarda boş yer vardı. Oraya doğru yürümeye başladı. Ama ayakları yürümüyor adeta külçe haline gelmiş bu bedeni sürüklüyordu.
Banka oturdu ve cebinden az evvel aldığı sigara ve kibriti çıkardı. Buğulanmış gözleri paketin açma yerini tam göremiyordu. Titreyen elleri ile zor güç paketi açtı ve bir sigara çıkarıp yaktı. Sigaradan bir nefes çekti. Öksürmeye başladı. Gözlerinden bir iki damla yanaklarından aşağıya doğru süzüldü. Etrafını tam seçemiyordu. Gözlerini ovuşturdu.
Kalabalıklar onu seyrediyor gibiydi. Sanki gökyüzünde uçan kuşlar onunla dalga geçiyordu. Yerleri süpüren çöpçü bile ona bıyık altı gülüyor gibiydi. Köşedeki su satan ve “Yüreği yananlara buz gibi soğuk su” diye bağıran adam sanki ona gönderme yapıyordu.
Ellerinde dergilerle bağıran çağıran şu gençler sanki ona acımışlar da onun talihini protesto ediyorlardı. Yandaki bardan sesi dışarı taşan şarkıcı onun için mi söylüyordu “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” derken.
* * *
Merdivenlerin önünde mıhlanıp kaldı. Ayakları daha ileriye gitmiyordu. Dönmeli miydi? Peşinden gitmesi doğru olur muydu? Tereddüt etti. Belki o geri döner diye bekledi. Ama gelen yoktu. “Belki selamlaşsaydım geri dönerdi” diye düşündü. Metroya doğru yöneldi. Ama kalbi beyninden baskın çıkıyor ayakları bir adım bile atmıyordu. Kendini duygularına teslim etti. Ayakları koşarcasına merdivenlere doğru getirdi onu. Merdivenler onu yukarıya çıkarırken o da basamakları birer birer atlıyordu. Acelesi vardı. Kalabalıklar onu yutmadan yakalamalıydı.
Yukarı çıktığında heyecanla etrafına bakındı. Yoktu. Nasıl olmuştu da bir anda bu kadar çabuk kaybolmuştu. Ondan mı kaçıyordu yoksa? Peşinden gelmekle hata mı yapmıştı? Bir an için kendinden utandı. Ne diye elin adamının peşinden koşmuştu? Sonuçta bir yabancıydı işte.
O an köşedeki büfenin önünden bir adam ona doğru döndü. Oydu. Yorgun ve bedbin bir hali vardı. Bir an kendisini gizlemek ihtiyacı hissetti ama ne bir ağaç, ne bir duvar vardı arkasına kaçacak. Hemen yönünü caddeye doğru döndü. O esnada adam da banklara doğru yürümeye başlamıştı. Kadın tekrar Sakarya’ya doğru döndüğünde onu gördü. Adam banklardan birisine oturdu. Bir sigara yaktı. “Aman Allah’ım o sigara içmezdi” dedi kendi kendine…
Farklı bir açıdan ona doğru yürüdü. Adam dalıp gitmişti. Onu görecek hali yoktu. Gitti bankın öbür tarafına oturdu. Uzun uzun seyretti adamı. Saçları hafifçe kırlaşmıştı. Gözlerinin önü çökmüş gibiydi. Hala zayıftı. Ama hala yakışıklıydı. Gözlüklerini atmış olsa da bilge bir hali vardı.
Adam onu henüz fark etmemişti. Ama illa ki görecekti. Ne yapacağım, ne diyeceğim diye düşündü. Önce, kendisini neden aramadığını sormalıydı. “Yok olmaz” dedi kendi kendine ya aradıysa… “Nisan da neden gelmedin?” desem üste çıkmış olurum dedi içinden. Ama “ya o geldiyse” diye düşündü. İyi de söze bir yerden başlamalıydı. Bunca yıldır görmemişti. “Ne yapıyordu, evli miydi, nerede yaşıyordu?” bunları sormalıydı.
Adam ise onu hiç fark etmemişti. Parmağındaki yüzükle oynuyordu. Derin düşüncelere dalıp gitmişti. Her halinden üzgün ve kırgın olduğu belliydi. Sigarasından bir nefes daha çekti ama tekrar öksürmeye başladı. Yanaklarından bir iki damla yaş süzüldü.
O esnada kadının telefonu çaldı. Kadın telaş ile telefonunu açtı.
“Alo”
“…….”
“Kızılay’dayım, Sen neredesin?”
“…….”
“Öyle mi? Ben de tam olarak Sakarya’nın Metro girişindeyim.”
“……”
“O zaman çok yakınsın.”
“……”
“Anlamadım, neyin önündesin?”
Kadın ayağa kalktı. O an adamı unutmuş olmalıydı ki tam önüne dikildi ve konuşmaya devam etti.
“Hah işte seni görüyorum. Arkana bak. Az sağa sağa… Bak, bak el sallıyorum.”
O esnada adamla göz göze geldi. Adam şaşkın şaşkın ona bakıyordu. Kızardı bozardı. Dudaklarından “oğlum” diye bir sözcük döküldü. Adam kadının ne dediğini tam anlayamamıştı. “Bir şey mi dedin” diyecek oldu. Kadın kendini çabuk toparladı ve kalabalığa el sallayarak “oğlum, buradayım” diye seslendi.
Adam da kalabalığa doğru baktı. 15 yaşlarında genç bir delikanlı “gördüm seni” diyerek banka doğru koşarak geliyordu.
Adam şaşkın bir haldeydi. Tıpkı bir yabancı gibi gözlerini kadından çevirdi ve caddeye doğru odaklandı. “Bu şehre ve insanlarına ne kadar yabancıyım” dedi kendi kendine… Ayağa kalktı. Kadın ile yan yanaydı. Tekrar kadının gözlerine hüzün dolu gözlerle baktı. Kadın adamın kendisi ile konuşacağını zannetmişti. Bir an panikledi. Fakat adam tekrar yerine oturdu.
Çocuk, adamın tam önünde annesi ile sarıldı.
“Anne, bu gün ne oldu biliyor musun?” dedi.
“Anlatmazsan nereden bileyim oğlum” dedi annesi.
Sonra anne oğul kol kola girip Metroya doğru yürüdüler. Adam peşlerinden bakakaldı. Tam merdivenlerin yanına geldiklerinde kadın başını geri çevirdi. Göz göze geldiler. Kadının bakışlarında üzgün ve çaresiz bir ifade vardı. Sonra hafifçe yere baktı ve başını tekrar önüne doğru çevirdi. Genç çocuk annesinin kolundan çekiştirerek ha bire bir şeyler anlatıyordu.
Adam sigarasından bir nefes daha çekti. Tekrar öksürmeye başladı. Gözlerinden birkaç damla yaş daha süzüldü. Bir türlü içmeyi beceremediği elindeki sigarayı paketi ile beraber bir çöp kutusuna atıp kalabalık arasında kayboldu.
* * *
Yaşadığı anın ağırlığı omuzlarına binmiş gibi yürümesini zorlaştırıyordu adeta. Bu ağırlık ile elindekileri taşıyacak takati yoktu. Elindeki poşetleri oğluna verdi. Metro gişelerinin önüne geldiğinde kol çantasından cüzdanını aldı. Cüzdanından Metro kartını çıkarıp makinaya okuttu. Açılan turnikeden geçince cüzdanını çantasına koymak için az durakladı. Cüzdanını çantasına yerleştirirken gözü çantadaki metal bir şeye çarptı. Heyecanla elini çantaya sokunca eşyalarının arasına kayan bu metalin bir yüzük olduğunu gördü. Yüzüğü eline alıp dikkatlice baktı. Bu yüzük deminden adamın parmağında gördüğü yüzüktü. Bir an bir şaşkınlık yaşadı. Yüzüğü çantasına neden koysundu? Bir anlam verememişti.
Yüzüğün içinde bir yazı olduğunu fark etti. Dikkatlice bakınca kendi adını okudu. O anda beyninde şimşekler çaktı. Mazi gözlerinin önünde canlanıverdi. Bu yüzük kendisinin ona hediye ettiği yüzüktü. Rengi sarardı, kalp atışları hızlandı. Çarpıntısı nefesini boğacak raddedeydi. Annesinin fenalaştığını gören oğlu gelip koluna girmese neredeyse oraya düşecekti.

Latest posts by Halit Yıldırım (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.