"Enter"a basıp içeriğe geçin

Zerdali Dalı

Anadolu’nun sarı bozkırlarında gün boyu parlayan güneş günün yorgunluğuna hala direniyordu. Göz kapaklarının gittikçe ağırlaşan uykuya direnmesi gibi… Yavaş yavaş gücü tükeniyor, ufuk çizgisinin ardındaki yatağına gidiyordu. Bu haliyle insanın hayattaki döngüsüne de benzetilebilirdi bu dev ışık topu… Doğar, zamanınnın ortasına doğru iyice güçlenip ısınır, sonundaysa hayatın zorluklarının altında ezilip ufuk çizgisinin ardına itilirdi. Ve ardından bu dünyadaki binlerce anımsanan ruhtan biri olurdu. Onu son anımsayanlar da birer anımsanan olduğunda bu dünyadaki bütün varlığı kaybolur ruhları tamamen öteki dünyaya ait olurdu…

Ahmet’in önünde uzanan yamaç etkileyiciydi. Köyün kurulu olduğu yokuşun tam karşısında bir sur gibi dümdüz yükselir, köyü öteki dünyanın gürültülü büyük şehirlerinden ayırırdı. Etekleri bir perdenin duruşu gibi dalgalıydı. Sıra sıra tepeler üst üste ve alt ata binmiş bu görkemli yamacı oluşturmuşlardı. Köylüler bu yamaca etkileyici bir isim de bulmuştu, Sırakaya… Aslında en büyük taşların ancak el ayası kadar olduğu bu gevşek topraktan oluşmuş yamacı görenlerin gülmesi lazım gelirdi. Lakin göz ağrıtan bir sonsuzlukla alabildiğine devam eden tarlalar ve gevşek topraklardan başka bir şey görmemiş olan köylünün gözünde gördükleri en sağlam kayalardan olma ihtimali vardı. Köylüden pek azı ekinlerini satmak haricinde hemen iki saat uzaklıktaki Ankara’ya gitmişti. Kadınlar ve çocuklar içinse Sırakaya onları diğer dünyanın garipliklerinden ve gürültülerinden koruyan bir duvar gibiydi. Yüzyılların köy gelenekleri için de, modern şehir yaşamı için de Sırakaya dünyanın sonuydu.

Güneş tan yerinin kızıl boyasıyla boyanıyordu. Sırakaya’nın tepeleri güneşin kızıl ışıklarını kendinde topluyor ve yarı karanlığın içinde bir mum gibi ışıldıyordu. Bu topraklarda güneşi akşam uğurlayan ve sabah karşılayan Sırakaya’ydı…

Ahmet manzaradaki renklerin uyumuna dalmıştı ki koyunları boşladı. Ancak hepsi ayrı yerlere dağıldıktan sonra fark edebildi koyunları. Aceleyle yamaçta koşturup hepsini bir araya toplaması vaktini aldı. Geç kaldığını fark etti. Yemeğe en iyi ihtimalle ucu ucuna yetişecekti. Koyunları hızlı bir şekilde sürmeye başladı. Artık güneşten tek eser kırmızı pamuk şekerler gibi parıldayan bulutlardı.  Köye uzanan patikayı tırmanmaya başladılar. Koyunlar ağır ağır, düşe kalka ilerlerken, Ahmet de yemeğe yetişemeyeceğini iyice idrak etti. Çocuğun yüzü asıldı. Dedesi geç kalmasından hazzetmezdi.

Ahmet esmer, orta boylu bir çocuktu. Nüfus cüzdanına göre sekiz, hakikatteyse on yaşındaydı. Köylülerin adeti buydu, okula, askere geç gitsin diye vaktinde yazdırmamak… Bu uygulama bazen ilginç örneklerin çıkmasına neden olabiliyordu. Mesela Ahmet’in küçük kız kardeşi ile ondan bir küçük erkek kardeşinin arasında yalnızca beş ay vardı. Diğer bir ilginçlik ise ailenin bütün fertlerinin bir Ocak doğumlu olmasıydı.

Çocuk karnının kazındığını hissetti. Sabah evden çıkarken aldığı gözleme ve üzüm ta öğlen bitmişti. Şimdi heybesinde bir kaç yağlı gözlemenin yahut sulu üzüm salkımının kalmış olmasını dilerdi. Hızlanmaya çalıştı, lakin koyunlar da hızlanmaya gelmiyordu. Ya aceleyle koşup oraya buraya dağılıyorlardı, ya da geride kalıyorlardı. Bunu gören Ahmet tekrar yavaşladı. Koyunlar yollarda küçük, siyah dışkılardan ve karmakarışık izlerden oluşan hatıralar bırakıyordu. Koyunculuk ve tarımla uğraşan köyün yollarında fazlasıyla alışıldık bir görüntüydü. Bir çocuk ve önünde koyun sürüsü… Şayet çocuğun elinde okul çantası olsaydı, görüntü ancak o zaman alışılmış olmaktan çıkardı. Zira çocukların öğrenmesi gereken okuma yazmadan fazlası değildi.

İki yanda uzanan toprak evler ve duvarsız avlularda ağaca nadiren rastlanıyordu. Ancak bazılarında elma veya zerdali ağaçları bulunurdu. Köylüler bu ağaç yoksunluğuna güzel de bir neden bulmuşlardı ve bunun adı  da susuzluktu. Buralarda bitkilerin işine yarayacak yağmur yalnızca baharın ve kışın yağardı. Yaz yağmurlarıysa ancak kara bulutların toprağa kustuğu öfkeydi…

Bu zerdali ağaçlarının veya köylülerin deyişiyle dallarının biri vardı ki pek az bulunurdu. Kemal ağa adlı bir adama aitti bu dal. Gençliğinde ekmeğini yurdun dört bir yanındaki mevsimlik işlerden çıkarmış olan bu adam, Malatya’daki kayısı bahçelerinde dahi çalışmıştı. Dönüşteyse yanında yarım düzine fidanla gelmişti. Ne yazık ki gelen fidanların biri hariç susuzluktan yahut toprağı beğenmediğinden kurumuş, geriye sadece bir tane kalmıştı. Mehmet Ağa’nın gözü gibi baktığı fidan şimdi iyice gelişmiş, verimli dallarını dünyaya gönülden hizmet edenlere has alçak gönüllülükle yere uzatmıştı.

Ahmet, Mehmet Ağa’nın bahçesinin önünden her geçişinde bu muhteşem ağacın olağanüstü meyvelerine bakmadan geçemezdi, hele ki karnı açlıktan gurulduyorsa… Ağaçta yetişen zerdaliler olağanüstüydü. Bir elmayla yarışabilecek boyutta olan iki düzine turuncu yumuşacık zerdali dalında sallanıyordu. Öyle ki şekerinden tam ortadan yarılmışlardı. Ahmet bu yumuşak ve tatlı zerdalinin ağızında yayıldığını hayal etti. Midesi bir daha guruldadığında daha fazla dayanamadı. Mehmet Ağa’ya yakalanması halinde işlerin pek hoş olmayacağını bildiği halde koyunları bırakıp ağaca yürüdü. Bir taneden bir şey olmazdı herhalde. Ama bir sorun vardı, ağacın bütün alçakgönüllülüğüne ve sahipleri için işi kolaylaştırma çabasına rağmen, dallar Ahmet için hala yeterince eğilmemişti. Bir süre ne yapacağını düşündü. Belki dalı sallasa bir tanesi düşerdi… Dalı tuttu ve bütün gücüyle asıldı. Lakin hiç biri düşmedi. Bir daha asılmaya niyetlendi lakin arkasından gelen sesle korkudan havaya sıçradı.

“Zerdalime dokunursun demek arsız,” dedi adam ve zavallı çocuğa ardı ardına vurmaya başladı. Kaçmaya dahi davranamadan yanağında keskin bir acı hissetti. Adeta yakıcı bir zehir yanağına zerk edilmişçesine yandı. Giderek yayılan acı gözlerini yaşarttı. Sonunda kaçmayı başardığında başının her tarafı acı içinde kalmıştı. Gözlerinden yaş boşalıverdi. Kızaran yüzünde gözyaşının soğukluğunu hissetti. Yumruklarını sıktı, yüzü iyice kızardı. Hıçkırıklar boğazına tıkandı, bu iş burada bitmeyecekti.  Sonunda kendini topladığında koyunlar çoktan dağılmıştı. Toparlamadı. Gün batmış, karanlık aydınlığı galebe çalmıştı. Yerden bir taş aldı. Koşa koşa zerdali dalının önüne vardı. Eli, taşı sıkmaktan zonkluyordu. Gerildi, elindeki taşı boşaldı. Koca kayısılardan birini tok bir sesle yere düşürdü. Yere düşen kayısı ezilip dağıldı. Bir taş daha aldı ve fırlattı, ardından bir daha fırlattı. Kayısılar teker teker yerle kaynaştı. İşi bittiğinde toprak turuncu lekelerle doluydu…

Latest posts by Taha E. Yücel (see all)

Bu yazı yorumlara kapalı.