"Enter"a basıp içeriğe geçin

Zihnin Sınırları ve Belirtik Edebiyat

Zihin, beyin, mantık, bilinç gibi yakınsal kavramların etrafında yıllardır bilginler, felsefeciler farklı düşüncelerle bizi aydınlatmaya çalışsa da genel ve açıklayıcı bilgi vermek hâlâ zor.
Zihin nedir? Zihin beynimizin bir ürünü müdür? Zihin, çalışan beynimizin çalışmasının bir sonucu mu? Sadece, hafıza deposu olan bir kukla mıdır gibi sorgulayışlar hep vardır. Biyo-psikolojik derinliği olan bir kavram. Davranış psikolojisi, bilişsel süreçlerin derinliğini incelediğimizde toparlayıcı bilgiler bulabiliriz. Sosyal çevre, etkileşim ağları, içsel olaylar, bedensel gelişim, bedensel değişim, birbirine paralel olarak beyni de zihni de kontrol eder. İnsan, yüzlerce algı, olgu, veri, içsel akışın ürünü değil midir? İçimizde, dışımızda sistemize edilmiş yüzlerce akış var. Bizler bu akışların ortalaması olan verilerin ürünleriyiz.
Yoksa zihin sadece biliş’in ürünü mü? Tek başına “biliş” özetleyebilir mi ki?
“Biliş, (cognition) denen şeyin sadece beynimizin bir ürünü olamayacağını; biliş ve davranışın, beyin, beden ve içinde bulunulan çevreden oluşan, daha büyük bir sistemin ürünü olduğunu savunanların sayısı her geçen gün artmaktadır (Beer, baskıda). “Bedenleşmiş biliş” (embodied cognition) ve “konumlanmış biliş”1
Yukarıdaki tezin giderek günümüzde ağırlık kazandığını görüyoruz. Tek başına yetmese de ağırlıklı olarak zihinsel yolculuğu bilişsel mecrada bir yeri olduğunu kavrayabiliriz. Bunu destekleyen temellendirmeler var. Bedensel, çevresel, fiziksel, iradesel, içsel bilişlerin deposu davranışlarımızı dolaysıyla zihinsel faaliyetlerimizi de etkiler. Bununla beraber, zihni sarmalayan günlük veriler var. Ruh bilimcilerine göre günlük yetmiş bin düşünceyle karşı karşıya gelir, zihin. Bunun yanında, günlük yüz yirmi bin veriyle karşılaşır; ancak bu verilerin %20’si zihnin sınırlarında kalır.Geri kalan veriler, bilinçaltında depolanır.
Şiir, ya da sanatsal metinler bir zihin ürünü müdür? Yoksa bilinçaltının mı? Ya da içsel açlığın değişime, uyuşma, manaya, etkilenişlere doyum mecrası mıdır? Ya da vehimsel mi? Ya da üretmek için üretmek mi?
Burada “bedenleşmiş biliş” öğretisi üzerinde durmak gerek. Sosyal, fiziksel, ruhsal, biyolojik çevrenin yetileri olan birisini etkileme, onun beynindeki hücrelerin hareketine etkisi farklı şekilde gelişir. İnsanın genetik bağıyla,sosyal bağı arasındaki etkilenişler, beslenişler, çağa, sosyal olaylara, bireysel değişime göre statik bir karakteri, ya da değişken bir karakteri oluşur.
Evet, şairin ya da yazanın zihnini besleyen değerler, yaşadığı sosyal çevredir. Yaşadığı çağın psiko-sosyolojik etkileridir. Beslenişlerin ilhamla tanışma mecrası “geçmiş”tir. Bu geçmiş iki türlüdür, milletinin, ailesinin geçmişi,bu geçmişle oluşan yazanın geçmişi. Şair, yaşadığı yerin, çağın ve toplumun sosyolojik ortalamasıdır. Coğrafya, çağ, toplumsal katmanlar, temel dinamikler karakter atlasımızı büyük ölçüde etkiler, tetikler.
Şair, geçmişin haritasında ilham şehridir. Bu geçmiş şairin önce zihninde, sonra bilinçaltında depolanır. Şiir, tamamen özel yetilerin ürünüdür. Bu yetileri besleyen fiziksel, sosyal, çevresel, biyolojik dengelerdir. Şairi besleyen ortak algının bir başka boyutu karakter haritasında belirir. Doğduğu ve yaşadığı coğrafya. Burada coğrafyanın psikanaliz derinliği, yazmanın sınır uçlarını çizer. Yazarlar, şairler, sanatkârların zihin hücrelerini temellendiren yaşamlarıdır, hatıralarıdır, hatırlanışlarıdır, etkilenişleridir, en çok da beslenişleridir. Beyni, kalbi, içsel duyunçları besleyen inanç, ilim, ekoller, çağlar, fikri yapılar, eserler, gibi nice unsurun zihnin içinde derlenerek bilinçaltına giden süreci var. Bir başka açıdan sosyal karakteri ve genetik karakteri onun yazın dünyasında etkin izler bırakır. İç karakterle, sosyal karakterin birleşimi olan sanatkârın özel karakterini temellendiren her şey ürünlerine yansır.
Şiir, daha çok bilinçaltının yadsılı hareketleriyle gün yüzüne çıkan kelamdır. Günlük yüz bini aşan verinin deposu olan bilinçaltında derlenir. Yadsılar onları dizelere, kelamlara, kalemlere sunar.
Keza, soyut kavramlarımızın, hatta imgesel derinliklerin bedensel deneyimlerimize paralel bir çizgide olduğunu görürüz. Yani şiir, biyo-psikolojik bir sürecin odağındadır, sınırındadır. Şiir, psiko-sosyal bağın, bağıntılarında, sezintilerinde, ilintilerinde kendince poetik bir yol çizerek kendini bulur.
Bedensel değişim, sosyal, fikri dengelerin içsel bağları nasıl etkilediğini biliriz. Şiirin merkezine giden her olay ortaya çıkacak ürünleri etkiler. Yazmanın gerçeklik sınırında tek bir unsur yok. Kelamlar, içsel bağların merkezinde beslenmeli. Tek başına şiir duygu değildir. Şiir, tam tersine, zekânın, beynin, duygunun fikridir, zikridir. Aklın süzgecinden geçmeyen duygunun karşılığı yoktur.
“Daha fazla”dır, şiir, ürünler, yazılar, anlatılanlar. Belki de en çok anlatılmayanların içsel dilidir ortaya çıkan ürünler.
Yani, yazmak duyusal motora bağlı; ama motor biyo-nörolojik dengeye. Bu dengeyi bütünleyen bir sistem var. Hücreler, zihin, bilinç, bilinçaltı, beyin gibi içsellerimizi bir bütün kılan unsurlardır. Duyusal motoru sağlam temellerin merkezi olan beyin, kalp, ruhsal derinliğe bağıntılı yapmalıyız. Kaldı ki yazmak bir sancıdır. Bu sancının biyo-psikolojik dengesinde kendimizden çok şey var. İçinde bulunduğumuz, yaşamsal haritaya katkılarımız. İnanç, ilim, ortak bağların verdiği empatize edilmiş duruştur. Yani, her yazan aslında zihinsel bir altyapının yapısal bağını ortaya koyar. Bu yapısal bağ,sosyal etkilerle biyolojik süreci başlatır. Bir insan, tek başına değildir. Bu yüzden şiir, yazı, bizden çıksa da aslında sosyolojik hatta biyo-psikolojik bağların toplamıdır. Yani, yazan, yazılanın ortak paydaları vardır. Beslenişleri, bilinçaltında, bilince depoludur insanın. Yazdıkları, yaşadıklarıdır, beslenişleridir. Sözleri, kaderiyle paraleldir.
“Kader, söyledikleriniz ile müvekkeldir ” (İmam Mâturidî).
Evet, gerçek o dur ki söylemlerimiz, sözcüklerimiz de kaderidir… İdrâk ile irâde, genetik bağımızla paralel olan kaderle bağlantılıdır. Ve bu bağın hissiyat ve hassasiyet kısmı üst beşeridir. Yani, mülhem çiftçiliği her insana verilmemiştir. Bu özel bağ ve semantik bağdaşıkların birbiriyle bağlantılı olması tesadüf değildir. Seçilmiş öznenin,tümcelerindeki algısal duruş böyle anlamlandırılır.
Yazmak, üretmek, yüzlerce etkileniş verisi, bilinç ile bilinçaltı arasında toplanır. Bilinç daha çok güncel, yaşamla yakın olanı denetler, mantığa, şuura, farkındalığa taşır. Geri kalan yüzlerce veri bilinçaltında depolanır. İşte, sanatsa akış burada başlar. Bilinçaltı filtresi kirlenmiş karakterlerin yazınsal ürünlerindeki çıkmazlar ayrı bir yazı sürecidir.
Bedenleşmiş biliş aslında fiziksel ve biyolojik özelliklerin bize sunar. Yan fiziksel, biyolojik değişimlerin, sosyal ve algısal düzlemde davranışlarımıza etkisini görürüz. Herkes, kendine yakın olduğu bir çizgide bu biyo-psikolojik izleri taşır. Herkes, kendi çevrelediği yaşamın sınırında kendisiyle yüzleşme yarışındadır. Şiir, evet, daha çok ilhamsal, daha çok duyusal başka ifadeyle bilinçaltında depolanmış yüzlerce duyusal akışın, özel yeteneğin mecrasıyla dile, algıya, kelama, manaya, poetik düzleme gelişidir. Geçmişle hâlin beslenişleriyle biriken içsel deponun nöro-psikolojik kanalla anlama, sözcüklere, dizelere akışıdır şiir.
Her şiir, zihin haritasındaki bir işlemdir. Her şiir, bilinçaltındaki yadsıların tekririnden bir etkileşimle, bir amaçla, bir güdüyle, bir beslenişler gün yüzüne çıkar. Her şiir, aslında içteki binlerce duygunun duyusal motorla anlama, kelama, dizelere sistemize edilip çalıştırılmasıdır. Her sözcük, her dize, her harf, milyonlarca hücrenin etkileniş ve beslenişiyle şekil bulur.
Her şiir, bilinçle bilinçaltındaki biyo-psikolojik sürecin özel yetilerle sanatın güçlü bağlarıyla adlandırılmasıdır. Şiir kişisi, şiirin tematik atlası, tarz, bu süreçte şairin yetiştirilme rengine bağlı olarak kendi çizgisini verir.
James J. Gibson şunu der: “Beynin bedenden, bedenin de içinde bulunulan fiziksel çevreden asla ayrı düşünülemez, algı beyin-beden-çevre sisteminin bir başarısıdır.” Buna benzer tezlerde, yazmanın, yada yaratıların biyo-psikolojik derinliğini görebiliyoruz. Şuur, başlı başına yazan için fetih kapısıdır. Şaire özel ya da yazana özel beyin ve zihin yapısının derinliği ayrı bir özelliktir. Çünkü yeteneğe, özel yetilerle donatılmış bir zihnin, beynin çevresel, sosyal, içsel etkilenişleri, beslenişleri, hayata bakışları farklıdır. Herkes, bir yöndür, herkes kendi yönünün içsel işlemidir, aslında.
Görsel algı, bilişsel algı, sosyal algı, içsel algı, olgular bizi bir toplamaya götürür. Her algı içsel ve yaşamsal bir harekettir. Bu hareket sanatkârın duyusal motorlarını çalıştırır. Yazanları etkileyen her algı farklı deneyimlere, farklı etkilenişlere bizleri götürür. Yani, sanatkârın algılar çeşnisi aslında yazma şehirlerini toplar. Onların haritasındaki her algısal, olgusal değişim sanatsal mecranın derin merkezi bilinçaltında farklı birikimleri toplar.
Algısal süreçlerin yaşamın, yazmanın vazgeçilmez unsurları arasında temellerimizi sağlamlaştırır. Zihin, içimizde bir kukladan çok bilişsel, algısal sürecin motoritize unsurudur. Yani zihin ve zihnin sinir uçları hep aktiftir. Bizi okumanın, yazmanın, anlamın, en çok da yazmanın hareketine ulaştırır.
Bir başka açıdan; algısal ve motor becerilerimizin, bilişsel fonksiyonlarla bizi etkin bir özne yaptığını görürüz. Her algının bir karşılığı vardır. Bu içsel algının ilhamsal karşılığı şiirin biyo-psikolojik bağının bir başka unsuru da dildir. Yani, biyo-psikolojik dengede yazmamızı sağlayan temellerimiz var.
Bu temelleri sanatsal mecraya kazandıran bilişsel sürecin ilk deneyimi olan dilsel algılardır.
Dil, sosyal, fiziksel, biyolojik unsurların içimizdeki diğer süreçlerle kendini bulduğu sanatsal akıştır. Şiir, çok devrimsel olarak ortaya çıkar. Yani dildeki anlamın bedensel algıyla bağı vardı.
Dahası, dile, manaya gelen kavramların biyolojik aktivitenin bir ürünü olduğunu görürüz. Bu süreçte şiir daha çok duyusal manalara, daha çok soyut derinliklere, daha çok duyusal zekânın süzgecinden geçtiğini görürüz.
“Williams ve Bargh’ın, deneyimlenen fiziksel sıcaklığın kişilerarası sıcaklık ve samimiyet duygusunu pekiştireceği fikrinden yola çıkarak tasarladıkları çalışmalarında, deneklere önce kısa süreliğine içinde sıcak veya buzlu kahve olan bir bardak tutturulmuş, ardından deneklere birtakım hayali kişiler hakkında bilgi verilmiş ve deneklerden bu kişileri değerlendirmeleri istenmiştir.”
Kısacası yazmayı tetikleyen onlarca unsur vardır. Bir yazı, bir şiir, bir sanat eseri basit nedenlerle ortaya çıkmaz. Fiziksel, sosyal, algısal ve biyolojik özelliklerin, davranışlarımız ve bilişsel süreçlerimiz üstündeki derin etkisi var. Zihin, bilinç, bilinçaltı, duyusal motor gibi unsurların bağında derin izler var. Yazmanın, asıl kodları her gün aldığımız verilerin bilinçle, bilinçaltı toplamındaki derleniş, anlamlandırış, yeniden canlandırış yâdsılarıyla gün yüzüne çıkar.
Bunun farkında olmak, yazmanın farkında olmayı sağlar. Yazmak mı? Yazmak için yazmak mı? Yazmayı mı yazmak? Yazılışı mı yazmak? Ya da yazılmak için mi yazmak? Ya da hatırlatmak veya hatırlanmak mı? Ya da hastalıklarına mera açmak mı? Ya egolarına yazınsal kirli ürünler üretmek mi? Gibi sorulara cevaplı olmak zorundayız. Ancak çoğu sorunun sevabını bulamayız.
Bilişsel fonksiyonlarımız bedenimizi, beynimizi, algılarımızı, zihnimize özetle güzel ürünlerimizi de sistemize ederek bizi verimliliğe, farkındalığa taşır.

1. Didem Kadıhasanoğlu, (2012). Zihnin Sınırları. PiVOLKA, 22(1-2)

Bu yazı yorumlara kapalı.