"Enter"a basıp içeriğe geçin

Zulmün Geleceği Olmaz (Zulm ile Âbâd Olanın Âhiri Berbâd Olur)

İnsanlar veya Müslümanlar

Zulme Tavır Alırken

Kâinat ile sağlıklı iletişim içinde bulunan insân, duyarlı hareket mantığı kazanır ve diğerlerine iyi, güzel ve doğru davranmaya başlar. Bu onun güzel ahlâq zeminine gelmesine yol açar. Güzel ahlâq ile donanmış bir cemiyet veya ümmet kendisi için izzet ve şerefin yolunu açmış demektir. Birbirlerine ve insânlara iyi davranmayı şiar ve ahlâq haline getiren topluluklar er geç insânlığa numune-i imtisal olurlar. Yüce Allâh onun için Qur’ân-ı Kerîm’de Resûlullah’ı (sas), İslâm Ümmetine, Müslüman Ümmeti de insânlığa “tanık” olarak belirlemiştir (2/Beqara 143).

Zulüm, genelde insânların görmezden geldiği, görmeye dayanamadığı, tepki göstermeye gönüllü olmadığı, karşı koymanın bedelini ödemeye yanşamadığı konulardan biridir. Bu genel kurala ilim ve bilim adamları da dâhildir. Zulme karşı direnmek ilim, irfân ve ahlâqtan öte bir şey istemektedir. Sağlıklı istikamet, adâlet, insaf, hasbîlik, yüreklilik vb. birçok erdemin bir arada bulunmasıyla ancak zulme direnme arzusu ve takatine erişilebilir.

Bizim kültür tarihimizde, zâlime destek olan da işlevi ve katkısı oranında zâlim sayılmıştır. Buna göre zâlime yardım eden ve onun buyruğunu uygulayan da bir şekilde zâlim olur. Kendi üstlerinin hükümlerini uyguladıklarını, bir sorumluluk varsa büyüklerine ait olduğunu düşünerek veya ben bu emirleri yerine getirmezsem, sıkıntıya, eziyete, baskı ve kovuşturmaya maruz kalırım. Efendilerim de bu emirlerini itirazsız uygulayacak birilerini bulmakta zorluk çekmezler diyerek kendini bu işten sıyırmak isteyen kimi uyanık mantık cambazları olsa da, gerçek onların da zulümde diğerlerine ortak oldukları ve büyükleriyle beraber bunun sorumlusu olduklarıdır.

Zulüm, Çoğun, Ferdî Değil,

Kitlesel Bir Eylemdir

Açıktır ki, hiçbir zalim kendi başına zulmetmeye muktedir olamaz. Ona bu iktidarı sağlayan ve onun bu kudretinin devamına katkıda bulunan herkes, katkısı oranınca zalimdir. Hiçbir firavun kendi başına firavunluk yapamaz. Bu nedenle onun mesai arkadaşları, kurmayları, yakınları, ailesi, dostları ve taraftarları onunla akıbetini paylaşırlar. Firavun ne dünyada yalnız başına boğulmuş ne de ahrette tek başına azap çekecektir; bakanları, genel müdürleri, müdürleri, şu veya bu kurumun başına getirdikleri hem dünyada hem de ahrette onunla beraber olacaklardır.

Öyle ise insân, ne kadar zulme maruz kalırsa kalsın, kimseye zulmetmeye cesaret etmemelidir. İşin ucunda görevden alınma, hapis, işkence ve ölüm de olsa, zalime destek vermekten sakınmak kadar onurlu bir hareket var mıdır?

Sonra zalimin cezası nerede Yüce Allâh’ın azabı nerede?

Kim, Yüce Allâh ile karşı karşıya gelmektense, bir zalimle karşı karşıya gelmeyi tercih etmez?

Hangi Müslüman Yüce Allâh’tan korkar gibi bir zalimden korkar?

Qur’ân-ı Kerîm, geldiği günden beri Peygamberi (sas) ve ona bağlı olanları bu konuda kesin bir mesajla uyarmış ve şartlar ne olursa olsun zalimlerle iş tutulmaması gerektiğini beyan etmiştir:

Gerçekten kadri yüce bir hayât yaşadığından emin olmalısın. Hanginizin aldandığını/kandırıldığını yakında sen de göreceksin; onlar da görecekler. Kimin kendisinin belirlediği yolundan saptığını en iyi bilen bizzat rabbindir; kimin doğru yolda olduklarını bilen de bizzat odur. Öyle ise, Dîni yalan sayanlara itaat etme. Onlar, keşke biraz yumuşak davransa da biz de ona yumuşak davranabilsek diye gönülden arzu ederler.

Ama sen, aşırı yeminci, hafif meşrep, daima kusur arayan, işi gücü laf dolaştırmak olan, iyiliğe var gücüyle engel olan, had hudut tanımayan, günahkârlığı karakter haline getiren, adaptan nasipsiz kaba, üstelik soyu sopu belli olmayan (yanaşma: veled-i zinâ), sırf servet sahibi olmuş, pek çok erkek çocuğu var diye âyetlerimiz kendisine okunduğunda: “Bunlar, eskilerin masallarıdır” diyen hiç kimseye de itaat etme.

Resulullah’ın (sas) tanıklığına gerçek manada yönelen bir ümmet elbet haqqâniyet ve adâlet duygu ve ilkelerini geliştirecek ve haksızlık ve zulmün bertaraf olması için yürekli hareket edecektir. Bu da yeryüzünde fesat ve azgınlığın önlenmesi ve adil bir nizamın egemen olması için en başta lazım olan adâlet aşkını ve insânlık sevdasını devingen hale getirecektir. O halde insânlar zulme veya zalimlere bigâne kalmayacaklardır. “Adam sen de; geç, git” demeyecekler, mazlumun elinden tutup kaldıracaklardır. Mazlumun yanında olan bir ümmet veya cemiyet elbet, insânlık şeref ve onuruna daha yakın olacaktır.

Zulme (Zâlimlere) Dayanmanın Mantığı

Bu konuda en makul yorum şu şekilde masumlaştırılmak istenebilir:

Şiddet karşısında savunmasız kalan insân, öfkenin hedefi olmamak için boyun eğmeyi seçebilir. Dışlanma, aşağılanma veya yok edilme gibi tehlikeler karşısında, bireyin, mazlumların yanından zalimlerin yanına geçerek kendini güvenceye alması doğaldır. Hatta bir süre sonra tüm varlığıyla güçlüden yana olmak, daha çok erdemli olmak anlamına gelir. Böylece fert hem kendi korkularını bastırmış hem de bireysel değersizlik duygusundan kurtulmuş olur.

Büyük insânlar kendilerini toplumsal histeriye kaptırmazlar. Büyüklük, İnsanlık, Fazilet zaten buradadır. Bir Budha, Konfüçyüs, Sokrat, Diyogen veya Gazzâlî, İbn Haldûn ya da M. Baqır ed-Sadr, S. Huseyin Nasr, Abdulaziz Bedrî, A. İzzetbegoviç, M. Gandi, R. Garuady yahut A. Carrel, René Guénon, F. Capra, Tolstoy veya N. Mandelan gibi bir büyük adam, çağa ve insânlığın gidişine ayak uydurduğu için değil, yolu, yön ve vasıtaları dingin bir yürek ve sakin bir kafa ile sorgulamasını bildiği, bunun için rahatını bozduğu ve gerektiğinde onun için canını ortaya koyduğu için büyüktür. Onun için Heidegger’in bir düşünür olarak insânlık tarihinin en büyük yıkıcılığını desteklemiş olması, asla bağışlanamaz. Onun en büyük varoluşsal suçu, kendi öğretisiyle çeliştiği halde, insânı yok sayan bir siyasal sisteme destek vermiş olmasıdır. Zulüm sistemlerini ve onları ayakta tutan kişileri, kurum ve kuruluşları, her ne maksatla olursa olsun, destekleyenler için bu tektir daima geçerlidir.

Müslüman, Zulme Karşıdır;

Zinhar Ona Meyletmez

Müslümanların zulme ve zalimlere karşı tavrı açık ve bellidir. Hiçbir Müslüman Kutlu Kitabıyla ve Azîz Resûlüyle çelişkiye düşmeden zalimlere meyledemez. Bir mümin, aklını ve gönlünü ifsat etmeden, içini tahrip etmeden dünyaca ünlü zalimlerin safında yer alamaz.

Onun için Haccâc’ın (661-714) safında yer alanlar bir anlamda onun kadar zalim sayılmıştır. Anı şekilde Cengiz Han’ın ordularına destek verip İslâm ahalisini ve diyarını tahrip etmesine zemin hazırlayan onlara siyâsî ve askerî destek veren “Müslümanlar” (!) yaman bir çelişkiye düşmüşlerdir. Dün Nâsır’a, Saddâm’a, H. Esed’e, Qazzâfiye, Alî A. Sâlih’e, A. Sîsî’ye veya 1. Cumhuriyet devrinin azgın, hain batıcı kadrosuna bir şekilde meyletmiş her Müslüman hasadını da harmanını da yakmış sayılır.

Bu nedenle onun içi yangınlarda, dışı ateşler içinde olacaktır. Bugün de zalimlerle işbirliğini marifet sayan bilginler, âlimler, kanaat önderleri, dünyaca tanınan büyük hocalar Çeçenistan’da, Çin’in değişik bölgelerinde, Arakan’da, Suriye’de, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde işlenen zulümlere birtakım mülahazalarla mütemadiyen kulak tıkayan, göz yuman, sessizlik içinde veya alenen destek veren camialar veya cemiyetler er geç bu zulme yanaşmanın, zalimlerle saf tutmanın, zulme bulaşmanın ve zulüm şebekesine karışmanın bedelini ödeyeceklerdir.

Onlara kimse hesap soramasa bile Yüce Allâh bunu onlara bırakmayacaktır. Hatta denebilir ki, onlar, yandaşı oldukları, yanında yer aldıkları, manevi açıdan destek verdikleri zalimler bir şekilde onların felaketi olacaklardır.

Nitekim Saddam (1937-2006) idam edilirken, boynu kopmadı, ama yardımcısının boynu koptu. Sâmirî de Bel‘âm da kendi mülahazalarınca güzel şeyler yaptıklarını sanmışlardı ama çok geçmeden nasıl bir felâkete kapı araladıklarını bizzat kendileri görmüş ve bulaştıkları belaya canlarını vererek âleme ibret olmuşlardı.

Yüce Qur’ân’ın âyetlerinde yer alan ifadeler ve Resûlullah’ın (sas) zulüm ve zalimlere karşı Müslümanlara yönelttiği uyarılar, müminlerin zulüm ve zalimlere karşı olmayı bir şiar edinmeleri gerektiğini, onlarla asla yakınlaşma ve yardımlaşma içinde olamayacaklarını açıkça göstermektedir.

Qur’ân-ı Kerîm bize önce insânlığımızı hatırlatmaktadır. Sonra bizi kardeş yapmaktadır. İnsanlığımızın ve kardeşliğimizin farkına varmamız için bizi düşünmeye ve aklıselim ile hareket etmeye çağırmaktadır. Onun çağrısına ne kadar çok kulak verir ve kendimizi onunla donatırsak, evren, hayât, cemiyet ve insân o kadar huzur dolu olacak ve o kadar da mutluluk ve saadette payidar olacaktır.

Qur’ân-ı Kerîm, zulme karşı esaslı duruşun günübirlik bir mesele olmadığını, bunun bir hayât tarzı ve yaşama biçimi olarak kabul edilmesi gerektiğini de beyan etmiş bulunmaktadır.

Yani mümin (Müslüman) insân daima zalimlerle münâferet içindedir; o, zulmün her çeşidinden nefret eder. Kendisi zalimlerin sofrasına çağrılmaz ve onun sofrasında zalimlere yer yoktur.

Bu yazı yorumlara kapalı.